DİKTATÖRLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ: Türkiye Diktatörlüğe mi Gidiyor?

Doç. Dr. Şenol KANTARCI

Kırıkkale Üniversitesi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi 

Mayıs ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında eşi Emine Erdoğan’a Georgetown Üniversitesi’nde bütün dünya basınının ve kameraların karşısında Diktatörlüğün Psikolojisi(The Psychology of Dictatorship) adlı kitabın hediye edilmesi,  yine Türk iç ve dış politikasında oldukça etkin bir konumda olan Gülen cemaatinin lideri Fetullah Gülen Hoca’nın (anlamlı bir şekilde) son vaaz ve demeçlerinde ‘diktatörlük’, ‘firavunluk’, ‘totaliter sistem’, ‘tiranlık’ gibi kavramları kullanması, ayrıca Batı dünyasında Türkiye’deki yönetim için diktatoral rejim yakıştırmalarının yapılması gibi olgular (Mayıs 2013-Haziran 2013’te) ardı ardına birbirini takip etmiştir. Bu çalışmanın kaleme alınış amacı da hem bu kavramların ne anlama geldiklerinin açıklanması hem de Türkiye’deki mevcut anlayışın nereye doğru evirildiğinin sorusu üzerine odaklanılmıştır. Dolayısıyla bu incelemede, önce son dönemde medyada (özellikle soysal medyada) dillendirilen çeşitli yönetim anlayış tarzlarından olan ‘Diktatör’, ‘Diktatörlük’, Proleterya Diktatörlüğü’, ‘Firavun’, ‘Kleptokrasi’, ‘Totalitarizm’ ve ‘Tiranlık’ gibi bir takım kavramlar açıklanmış daha sonra da Türkiye’nin mevcut gidişatı ve yönetim anlayışının nereye gittiğinin sorusu okuyucuya bırakılmıştır.

 

‘Diktatörlük’ rejimi, bir devlet idaresinin kayıtsız şartsız tek bir kişinin elinde olduğu yönetim şeklidir. Yöneten kimseye de ‘diktatör’ adı verilir. Kelimenin aslı Lâtince “dictator” kelimesidir. Bu tür yani diktatöral yönetimlerde, milli gelirin büyük bir bölümüne nüfusun yüzde 1’i sahip olabilir. Vergi indirimleri ile yönetime yakın olan insanlar daha zengin yapılabilir. Basın, özgür gibi görünür ancak bir kişi veya ailesi/ekibi tarafından (gizlice) kontrol ve denetim altına alınabilir. Ayrıca diktatoral yönetim, herkesi gizlice dinleyebilir, özel yaşamlarına karışabilir, seçimlere hile karıştırabilir, kendisinden farklı düşünceye sahip olan insanları hapse atabilir, savaş açmak için yalan söyleyebilir ve bütün bunlara karşı çıkanları çeşitli hukuksuz uygulamalarla korkutabilir. Ve yine kendisine yandaş çıkarcı demagoglarını sahneye sürüp medya yoluyla halkı ikna ederek, onları çıkarlarına yönelik politikaları desteklemeye (çalışabilir) zorlayabilir. Bunu yaparken de temsil ettiği halkın büyük bir çoğunluğunun kutsadığı sembolleri dikkate alarak politika üretir.

 

Diktatoral yönetimlerin önemli uygulamalarından birisi de halkının aç kalmamasını sağlamaktır. Çünkü açlık kitlelerde çaresizlik getirir, çaresizlik durumunda kalan bir halkı ise, durdurabilecek bir güç bir iktidar, çok zor ayakta kalabilir. Dolayısıyla buna karşı tedbirler almak zorundadır. Bu da bir şekilde onların ayakta durmasını sağlayacak Hitler yönetiminde olduğu gibi çeşitli iaşe gibi yardımlarla bu kitleyi memnun etmekten geçer.

 

Marks’la birlikte ortaya çıkan bir diğer kavram ‘Proleterya Diktatörlüğü’dür. Marksizimdeki tarihsel ve siyasal düşünceye göre, Proleterya diktatörlüğü, kapitalizmle komünizm arasında uzanan geçiş döneminin siyasal biçimini ifade eder. Sosyalizm dönemi, komünizme yani sınıfsız topluma geçiş dönemi olması itibariyle proleterya diktatörlüğü dönemidir. Marksist teoride proletarya, üretim araçlarına sahip olmayan sınıfın adıdır. Proleter, ücret alan işçidir. Proletarya, feodalizmin çözülmesiyle mülksüzleşen insanların, emek gücünü belli bir ücret karşılığında satmaktan başka yaşam seçeneği kalmamasıyla ortaya çıkan, üretimdeki konumları itibariyle belirli bir grup oluşturan kesimin sınıfsal olarak tanımlanmasıdır. Bu anlayışta özne, proletaryanın (Yani alt düzey halk tabakasının) iradesidir. Burjuvazi isteyerek iktidardan vazgeçmeyeceği ve her an iktidarı almaya çalışacağı için proletaryanın diktatörlüğü zorunludur. Bu yönetim anlayışında alt düzey halk tabakası olan ve işçi sınıfını temsil eden proleterlere bir takım imkânlar sunularak memnun edilir. Örneğin, halka bedava iaşe tedariki sağlanır. Sosyal bir takım haklar ücretsiz olarak sunulur. Halk bir şekilde uyuşturulur, düşünmemesi ve mutlu olması sağlanır. Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde bu durum alkolle sağlanmıştır. Çarlık Rusya’sından çıkan Sovyet sisteminde, çarlığın baskıcı tutumundan halkı ön plana özne olarak koymayı vaat eden, Marksist teorinin pratisyeni Lenin ve Stalin bunu Sovyet halkı üzerinde uygulamışlardır.

 

Bir diğer kavram olarak Fetullah Gülen Hoca’nın zikrettiği ‘Firavun’ kavramıdır. Firavun, bilinen şekliyle eski Mısır hükümdarlarına verilen isimdir. Arapça “Firavn” İbranice “Par’ö” olarak ifade edilir. Eski Mısırlıların inanışlarında firavunlar, evrensel dengeyi, güneşin doğuşunu, Nil Nehri’nin taşmasını engelleyen bir tanrı olarak bilinirdi. Ayrıca, firavunlar, adalet, iç ve dış siyaset, ülke güvenliği ve ordu başkomutanlığı yetkisini üzerinde taşıyan tek yetkili kişidir. Bu tür özellikleri taşıyan firavunlar çağdaş dünyada devlet başkanı ile aynı eştedir. Kur’an’ı Kerim’de firavunlar için ‘Zülevtad’ yani ‘Kazıklı’ deyimi kullanılmıştır. Yine Kur’an’ı Kerim’de Firavun’un İsrailoğullarını köle olarak kullandığı ve çalıştırdığı, Allah’u Teâla’nın Firavun’u ve ordusunu Kızıldeniz’i geçerken ibret olsun diye boğarak öldürdüğü anlatılmıştır.

 

Önemli yönetim anlayışlarından birisi de ‘Kleptokrasi’dir. Mutlak monarşilerde devleti tek bir kişinin hiçbir sınırlamaya bağlı kalmadan yönetmesidir. Kleptokrasi, politik yozlaşmanın hâkim olduğu devlet düzenidir. Bu düzende, siyasal faaliyetin bütün aktörleri -politikacılar, bürokratlar, baskı ve menfaat grupları ve (bireysel olarak veya grup halinde) seçmenler-siyasal kanallarla kendi faydalarının maksimizasyonu peşinde koşarlar. Halkın desteği strateji olarak sağlanır ve nabzı sürekli olarak dikkatle tutulur. Amaç, siyasal iktidarın ve yakın çevresinin güçlenmesi ve zenginleşmesidir.

 

Yine Fetullah Gülen Hoca’nın zikrettiği bir diğer kavram ‘Totalitarizm’dir. ‘Totalitarizm’ ise, tek bir partinin egemenliği altında, her tür siyasi, ekonomik ve toplumsal faaliyetin devlet tarafından düzenlendiği ve muhalefetin baskı altında tutulduğu ve ezildiği, özgürlüğe yer bırakmayan siyasi yönetim tarzıdır. Totaliter anlayışta yöneticilerin, iktidar sistemi dışında kalan birey ya da grupların karar alma sürecinde hiçbir katkı ya da özerklikleri olmayacak şekilde iktidar sahibi oldukları, özel ve siyasi yaşamın her yönünü kontrol altında bulundurdukları bir politik sistem anlatılmak istenir. Totaliter anlayışta bir takım semboller araç olarak alınıp ütopik bir gelecek vaadi ile güçlendirilerek bütünsel bir ideoloji oluşturulmaya çalışılır. Bu yönetim tarzında, tek bir kişi tarafından yönetilen bir kitle partisi mevcuttur. İletişim araçları yani medya tekelleştirilir. Ekonomi tek bir merkezden yönetimi ve denetimi hedef alır. Bu anlayışta da basın, özgür gibi görünür ancak tamamen iktidarın yönetimindedir. (Hitler anlayışı) Televizyondaki program sunucularından, gazetelerdeki köşe yazarlarına kadar kendisine muhalif olanları pasifsize ederek bu yerlere kendi yandaşlarını taşır. Ve yine bu yönetim anlayışında da iktidar herkesi (gizlice) dinleyebilir, özel yaşamlarına karışabilir, seçimlere hile karıştırabilir ve kendisinden farklı düşünceye sahip olan insanları hapse atabilir.

 

Fetullah Gülen Hoca’nın zikrettiği bir diğer yönetim anlayışı da ‘Tiranlıktır’.

 

Tiran’, iktidarının tehlikede olduğunu anladığında zorbalığını arttırır. Bunun nedeni, halkı isyan eğiliminden ve yeteneklerinden mahrum bırakmaktır. Zorbalığını yoğunlaştırırken kendisinden farklı düşünenleri aşağılar, halk arasında nifak çıkartır, birbirlerine güvenmemelerini sağlar ve kendisi gibi düşünmeyenleri iktidarın her türlü nimetinden yoksun bırakır. Akıllıca paylaşmayı bilemeyecek derecede kör olur. Çünkü o iktidar sarhoşudur, etrafında sürekli olarak onu eleştirmeyen, yücelten argo tabirle yağcı/yalaka bir ekip vardır. Aristoteles'e göre, tiranın bu yöntemi, aynı zamanda onun sonunu da getirir, çünkü yönetimler ne kadar baskıcı ise, iktidarları da o kadar kısa ömürlü olur.

 

Sonuç olarak, o zaman Türkiye nereye gidiyor? Demokrasi mi? Yoksa tanıma muhtaç yeni  ‘mozaik’ bir siyasal sisteme mi gidiyor Türkiye? Yukarıda özellikle medya ve sosyal medyada son dönemde Türkiye ile ilgili söylemleri (kavramları) tanımlarken acaba Türkiye’nin son dönem gidişatı, bu yönetim anlayışlarının hangisinin içerisinde olduğunun tartışması, farklı görüşteki siyaset bilimciler tarafından şimdi ve sonraki yıllar arasında da devam edecektir.


GAZETE2023

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Bekir Yurtoğlu 3 yıl önce

İktidar partisinin bayrağını Türk Bayrağının üzerinde taşıyan,ne için sevindiğini bilmeden alkış tutan,ne için ağladığını bilmeden gözyaşlarına boğulan,annesine ve babasına başbakan a duyduğu kadar saygı duymayan,benim işim görülsün gerisine Allah yardım eder mantığıyla bir şekilde işini halleden bir seçmen kitlesi olduğu sürece bütün siyasal rejimler bu ülkede bir şekilde meşruiyet kazanacaktir. .diye düşünüyorum

Avatar
eda koçak 3 yıl önce

Ben kırıkkale üniversitesi siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümünde okurken bazı derslerimi sizden almıştım ve sözün doğrusu taraflı bir tavrınız olduğunu düşünürdüm. Ancak bu yazıyı bir ders tekrarı, bir ders kitabı gibi okudum. Sıcak günler yaşadığımızdan olsa gerek yakın zamanı gözden geçirdiğimde bu olumsuz terimlerle örtüşen çok fazla ortak yön buldum. Bu terimleri tarihdeki yaşanmışlıklar oluşturdu ...Tüm bu kavramların çok gerimizde kalmasını diliyorum... Kaleminize sağlık.