Demokratik Modernite:PKK’nın yeni resmi ideolojisi

 Dunyabulteni.com da Asım Öz Demokratik Modernite sayılarında yer alan makalaeler üzerinden PKK'da yaşanan değişikliği ele aldı.
İşte Asım Öz'ün o yazısı;

Türkiye’de siyasî içerikli dergiciliğin yeni yönelimleri açısından iki binli yıllar son derece önemli gelişmelere sahne olmuştur. Özellikle Kürt sorunu alanında yaşanan gelişmelerden siyasî içerikli dergicilik de nasibini almış, bu yıllarda yayımlanan çok sayıda dergide yıllara göre farklı konum alışlar öne çıkmıştır. Ayrıca siyasî dergi alanına 2012 sonrasında özellikle de Gezi Parkı olaylarının ardından farklı içeriklere(müştereklikten otonomculuğa kadar) sahip çok sayıda dergi dâhil olmuştur. Bunların arasında muhalif dergileri, sosyalist dergileri, fikir ve sanat dergilerini, “kuramsal” ya da akademik içerikli Kürt siyasî hareketi ile içli dışlı olan dergileri anmak mümkündür.
Söz konusu dergilerin memleket sorunlarına karşı takındığı tavır ve sahip oldukları bakış açısı arasında farklılıklar olmakla birlikte belli konularda ortaklaştıkları görülmektedir. Buna karşın bu dergilerde dile getirilen devrimci, romantik, konseyci, ekolojik “milliyetçi olmayan ulusçu”, “dinci olmayan dinsellik” “cinsiyetçi olmayan toplumsallık”, “pozitivist olmayan bilimsellik” vb. türü yaklaşımların izi yeterince sürülmediği için PKK veya HDP üzerine kaleme alınan metinler, yaşanmakta olan ideolojik dönüşümü/savaşı kavrama sürecine katkı yapmamaktadır. Bugünler bir yana, gündemin büsbütün terörle yaptığı şeytan paktına teslim olmadığı geniş zamanlarda dahi bunların ihmal edilmesi medyatik cehaleti günden güne koyultmaktadır.
Bahsettiğimiz zaman aralığında neşredilen dergilerin çeşitli meselelerde takındıkları tutum ve konu ağırlıkları değişiktir. Ancak AKP dolayımında İslâmcılık eleştirisi, Erdoğan karşıtlığı ve Kürt siyasî hareketini farklı gerekçelerle her ne olursa olsun savunma tutumu her zaman öne çıkmıştır. Öyle ki bu üç konu edebiyat, tarih, ekoloji, sosyoloji, ekonomi, sinema ve felsefe, kadınlık(jineoloji) ve aile konularının ele alınışında merkezi olma vasfını elan korumaktadır. Bu açıdan, bu yıllarda çıkan dergileri anlamlandırmak için bu hususlara dikkat etmek anlamlı olabilir. Olağanüstü zamanlar olarak anılmasında sakınca olmayan 2013 sonrasında ülkede yaşanan tartışmalar dergi sayfalarına taşınmış, bazen de bu tartışmaların öncüsü olan dergiler yaslandıkları siyasî hareketi adeta dünyanın merkezine oturtarak sunma gayretinin sürdürücüsü olmuşlardır. Kuşkusuz bu süreçte ağ gibi işleyen Kürdistanî dergi yayıncılığında adeta patlama yaşanmıştır. Otantik sol-liberal dergiler bir yana, Kürt meselesini sınıf siyaseti üzerinden bakan dergilerle, mikro politikaya odaklananlar, hakikatin çok taraflı olduğunu savunanlarla feminizmi ve sosyal teoriyi ama her halükarda devrimci halk savaşını öne çıkaran dergilerin miktarında artış yaşanmıştır. Üstüne üstlük bu dergilerin kahir ekseriyetinin ruhu tam manasıyla “Apolitik”tir.
“YENİ BİR YAŞAM”IN İDEOLOJİK NAKARATI
2012 yılının ortalarında yayın hayatına başlayan Demokratik Modernite dergisi Kürt siyasî hareketinin gündeminde “demokratik ulus çoklu kimliği” üst başlığı etrafında hangi konuların gündeme geldiğini ve bu konuların nasıl ele alındığını anlamak bakımından üzerinde durulması gereken bir yayındır. Bu cümle iddialı bulunabilir hatta dergiyi gereksiz yere ciddiye almanın kaçınılmaz sonucu olarak görülebilir. Aslına bakılırsa, bu kanaatler çoğu zaman PKK’nın, sadece Marksist-Leninist bir gerilla örgütü, Abdullah Öcalan’ın ise Stalinist bir siyasî figür olarak görülmesiyle de alakalı. Fakat meseleye biraz daha yakından bakıldığında bunların pek doğru olmadığı açığa çıkacaktır. Zira 1990 sonrasında PKK kendi yaklaşımlarını belli ölçüde gözden geçirdi, yeni şartlar altında örgütün ideolojisinin nasıl yapılandırılacağı üzerinde sıklıkla durdu. Bu çerçevede PKK’dan ziyade Abdullah Öcalan’ın eski Stalinist yeni anarşist Murray Bookchin’in ekolojik bir toplum yaratma ütopyasından 2013’teki “mümin kardeşlerim” hitabıyla başlayan mektubuna uzanan son derece melez bir ideolojik anlatı oluşturduğunun mutlaka dikkate alınması lazımdır. İhmal edilmemesi gereken ideolojik bir dönüşüm olduğu için buraya özellikle odaklanmak gerekmektedir. Keza bir alternatif yaratma pragmatizminin neticesi olan bu karşılaşma durumu aynı zamanda Marksist materyalistliğin yetersizliğinin fark edildiği, tarihsel sorunların sadece ekonomik değil çok yönlü olduğunun kabul edildiğinin de ilanıydı. Murray Bookchin’in “ekolojik toplum” ütopyasını indirgemeci olmak pahasına şöyle özetleyebiliriz: Ona göre kapitalist toplumdan çıkışın yolu, kentlerin bağımsız bir şekilde yönetilmesinden geçer. Bu sayede insanlar kendilerini yerel olarak yönetebilecek, yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanabilecek fakat aynı zamanda devlet otoritesiyle değil yerel yönetimlerin alacağı kararlarla hayatlarını sürdüreceklerdi.
Genel hatlarıyla bu fikirlerin çeşitli konular çerçevesinde sıkça yinelendiği/demlendiği Demokratik Modernite dergisi, kapitalist modernist güçlerle statükocu güçlere ve bir alternatif olma iddiasını sürdüren İslâmcı çevrelerin karşısına, sol çevreleri içeren/ittifaka çağıran demokratik modernite yaklaşımını sunar. Bu yapılırken, PKK’nın kuruluş yıllarında savunduğu ulus devlet modeli de ağır bir şekilde eleştirilir. Dergiye fikri anlamda damgasını vuran ve atıf yapılmasa da ona dinamizm kazandıran tüm kavramsal yaklaşımları besleyen isim hiç kuşkusuz Öcalan’ın gönüllü öğrencisi olmayı kabullendiği Murray Bookchin’dir. Bookchin’in Kürt hareketinin yeni yönelimleri üzerinde o kadar etkilidir ki, onun ulus devlete karşı bir güç veya ikili iktidar yaratımını işlediği Geleceğin Devrimi: Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi kitabının derginin son sayısındaki ilanı fark edilir derecede öne çıkarılmıştır. Kitap, derginin arka iç kapağında ilanı bulunan diğer dört kitaptan farklı olarak arka kapak yazısıyla çerçeve içinde sunulmuştur. Geçerken, Bookchin’in federe topluluklara dayalı bu projesinin adının “özgürleştirici belediyecilik” olduğunu da hatırlatalım. 2002 yılında yoğun olarak Bookchin’in Özgürlüğün Ekolojisi ile Kentsiz Kentleşme kitaplarını okuyan Öcalan, bu yıllarda her belediye yöneticisine Kentsiz Kentleşme’yi, her militana ise Özgürlüğün Ekolojisi’ni okumalarını önerir. Ayrıca avukatları aracılığıyla Bookchin’le iletişime geçerek onun fikirlerini Ortadoğu toplumları için hayata geçirmeyi planladığını aktarır. Gelgelelim 83 yaşında olan Bookchin bu daveti hastalığını gerekçe göstererek kibarca geri çevirir. Ancak Öcalan’ın bundan sonraki (2004) yazıları ve etrafındakilerle paylaştığı fikirleri büyük ölçüde Bookchin’in tezlerini yansıtmaktadır. Elbette o kaliteyi değil sadece ondaki perspektifi! Kürtlerin tarihleri boyunca klan sistemini ve kabile konfederasyonlarını destekleyerek merkezi hükümetlere karşı direnmeye çalıştıkları şeklindeki düşünceler Bookchin esinlidir. “Devletsiz bir halkın demokratik yapısını” oluşturacağı varsayılan Kürdistan Demokratik Konfederalizminin Öcalan tarafından ilanı ise 2005 yılına rastlar.
Bookchin, 2004 Mayısında Öcalan’a hitaben “Kürt halkının bir gün kendi toplumunu kurabileceklerini, kendi istediklerini yaşayacaklarını umut ediyorum. Kürtlerin Sayın Öcalan gibi bir lidere sahip olmaları müthiş bir şey” mesajını yazacaktır. Onun bu mesajı militanlar başta olmak üzere Kürt siyasî hareketinin tüm kadrolarına iletilmiştir. PKK, 2006 yılının Haziran ayında ölen Bookchin’in ardından, onun, devlet, iktidar ve hiyerarşiye dair tezinin PKK sayesinde hayata geçirileceğini belirterek, demokratik konfederalizmi oluşturan ilk toplum olacaklarının altını çizmiştir. ( sayı: 1, s.83)
Bunlardan bağımsız olmayan Demokratik Modernite’ye gelirsek: Derginin yayın ilkeleri olarak şunlar ifade edilmiş: “Milliyetçi, dinci, pozitivist bilimci, cinsiyetçi ideolojileri eleştirecek, Ahlaki ve politik topluma dayanacaktır. Ulus-devletin katı merkezli, düz çizgili, bürokratik yönetim ve idare anlayışına karşılık, tüm toplumsal grupların ve kültürel kimliklerin kendilerini ifade eden siyasi oluşumlarla toplumun özyönetimini gerçekleştireceği bir içeriği esas alacaktır. Bu bağlamda küresel ve bölgesel sorunların yanı sıra Kürt meselesi de özgürlükçü ve eşitlikçi paradigma ışığında değerlendirilecek; statükocu, milliyetçi politik yaklaşımların karşısına demokratik ulus seçeneğini esas alan, demokratik ve özgürlükçü çözüm seçeneği çıkarılacaktır.”
13. sayısı itibariyle S. Mehmet Sezgin’in yazı işleri müdürü olduğu derginin yayın kurulunda Eşber Yağmurdereli,Nasrullah Kuran, Cengiz Çiçek ve Şehbal Şenyurt Arınlı var. Bir sathi tarama yapılacak olsaderginin ilk 13 sayısında ulus devlet krizi, demokratik ulus çözümünde demokratik kurtuluş ve özgür yaşam, demokratik özerklik, siyaset ve üçüncü yol teorileri, komünal ekonomi, komünal/radikal demokrasi ve devrimci süreç, öz yönetim/savunma, siyasi örgütlenme, barış anayasası, Rojava “devrimi”, cinsiyetçilik, neolitik devrim, toprağa dönüş, pozitivist paradigmanın sorgulanması, reel sosyalist ülkelerin yol açtığı yıkımlar, demokratik İslâm, siyasî İslâm vb. konuların işlendiği görülecektir.
Çıkış amacı dikkate alındığında, Demokratik Modernite dergisinin sadece sistem eleştirileriyle yetinmeyerek alternatif sistem ve okumalar geliştirmeyi amaçladığı rahatlıkla söylenebilir. Sistem karşıtı düşünce ve hareketlerin radikal, entelektüel, ahlaki ve politik yenilenmeye ihtiyaç duyduğundan hareketle dergiyle yeni bir tartışma zemini yaratılabileceği düşünülmektedir. Gezi hareketini AKP hegemonyasının reddi ama aynı zamanda her tür hegemonya girişiminin reddi olarak okumayı tercih eden derginin, Türkiye’deki dergicilik tarihindeki yerini belirlemek için biraz daha beklemek gerekecektir fakat Kürt siyasî hareketinin kurucu ideolojik yönelimlerinin dönüşümünü ortaya koyduğu için ayrıca ele alınmalıdır. Dergi, ilk sayısından itibaren açtığı tartışmalar ve önerdiği çözümlerle toplumda büyük yankılar uyandırmamıştır. Belki bu durum, dergide serdedilen fikirlerin başka mecralarda da telaffuz edilmesinden kaynaklanmaktadır. Kültürel dönüşümler açısından bakıldığındaysa, söz konusu durum dergi okurluğunun değişen yapısıyla da ilişkilendirilebilecektir. Ayrıca bunu sadece Demokratik Modernite’yi esas alarak düşünmemek gerekir.
Derginin yazı işleri müdürü mesiyanik laflar etmekten hoşlanıyor. Dergi haricinde yayımlanan bir yazısında derginin adını ve başka hususları anlaşılır kılacak olan şu kanaatlerini açıklıyor: “Demokratik modernite tam da sosyalizm, feminizm ve anarşizm başta olmak üzere, insanlığın tüm eşitlik ve özgürlük arayışlarını emerek bilenen kapitalist moderniteye karşı, yeni bir yaşam ve kültür önermektedir.(…) Demokratik moderniteyle kapitalist modernite bir yaşam ve sistem kavgası içerisindedir. Gerçekleşen Doğu ile Batı arasındaki kavga değil, moderniteler arası savaştır. Ahlakî-politik toplum, en ahlaksız sistem olan kapitalizme boyun eğmediği için, toplumsal vicdan her şeye rağmen capcanlıdır. Dünyanın her yerinde halklar kapitalist moderniteden, onun ulus-devlet ve endüstriyalizminden bıkmış durumda. Demokratik uygarlığın (modernitenin) şafak vaktidir. Ya sürekli ölümden başka bir şey vermeyen kapitalist modernite, ya da yeni bir yaşam!”
Tabiî tasavvurla 13 sayıdır gerçekleşen arasındaki farka dikkat çekmek elzemdir. Bu açıdan derginin katıksız Kürtçülüğünü değişik ideolojik araçlarla tahkim eden başkalığına bir miktar temas edilebilir. Bu kısaca şu şekilde tezahür eder: Ulus devlet zamanında kültürel olarak asimile edilmeye çalışılan Kürtleri tarihin merkezine yerleştirir dergi. Abdullah Öcalan, bu çerçevede 13. sayıda yer alan yazısında demokrasinin “devletleşmemiş, devletleşmeye karşı duran halkın kendini yönetim tarzı” olarak sunmaktadır. Bu tanımlama ile yeni yaşam, direniş vb konuları bir arada düşünmek yararlı olabilir. Burada öne çıkarılan siyasî tema bakımından dergi çevresi HDP başta olmak üzere pek çok çevreye ideoloji taşımış ve bunun çeşitli araçlarını sürekli bir biçimde tekrarlamıştır. Sadece “yeni bir yaşam sistemi” vurgusunu düşünerek hatırlamak yeterli olur sanırım. Ayrıca HDP’de siyaset yapan Selahattin Demirtaş, Ayhan Bilgen, Figen Yüksekdağ gibi isimlerle bu partiye doğrudan destek veren Hasan Cemal, Cengiz Çandar gibi isimlerin derginin yazarlarından veya söyleşi yaptığı kişilerden olduğunu da göz ardı etmemek lazım. Necmiye Alpay, Aydın Çubukçu, Hayri K. Yetik, Gündüz Vassaf gibi yazarların metinleri de var dergide. Herhalde bu tercihte kapitalist moderniteye karşı, Kürt/Türk aydınları aynı potada birleştirme kaygısı etkili olmuştur! Keza başkaları söylediğinde doğrudan anti-semitik bulunan pek çok şey Öcalan (ve çevresi) tarafından, dergide telaffuz edildiğinde, sol aydınların önemli bir kısmı eleştirel düşünceler serdetmektense susmayı tercih ediyorlar.
Demokratik Modernite sayfalarında yayımlanan hemen her yazıda “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın dediği gibi” şeklinde ifadelerin sıkça bulunması bu süreli yayının temel özelliğini ortaya koymaktadır. Kaldı ki, derginin basında gündeme gelmesini sağlayan husus da bu alıntı bombardımanı olmuştur. (Derginin değişik sayılarındaki makalelerde önderliksel çıkışın “peygamberane” çıkış, kadroların “insanı kâmil” olarak görüldüğüne dair bakış açıları hareketin metafiziğini kavramak açısından göz ardı edilmemelidir. Bunun yanında derginin her sayısında yer alan Abdullah Öcalan imzalı başyazılar, onun derginin kenarında değil merkezinde yer aldığının işaretidir.) Zira dergi çıktıktan bir süre sonra, dergide yer alan yazılarda “terör örgütü propagandası” yapıldığı iddiasıyla, derginin satış ve dağıtımı yasaklanıp, basılmış nüshalarının da toplatılmasına karar verilmişti. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararına, dergideki bir ilanda yer alan, Cengiz Çandar’ın Öcalan’ın İmralı Günleri isimli kitaba yazdığı önsözü gerekçe göstermiş, Çandar’ın “Abdullah Öcalan’ın İmralı serüveni dikkatle, satır satır, sözcük, sözcük bu kitapta okunduğu vakit birçok yerleşik kanaat sarsılacak, muhtemelen yerle bir olacak” ifadesiyle “PKK propagandası” yapıldığı savunulmuştu. Ayrıca yazılarda Abdullah Öcalan'a ait Medeniyetin Kökleri, Özgürlük Sosyolojisi, Türkiye'de Demokratikleşme Sorunları ve Kürdistan'da Çözüm Modelleri, Demokratik Uygarlık Manifestosu kitapları başta olmak üzere değişik kitaplardan “tek adam”lığı pekiştirecek alıntılar sıkça yapılıyor. Üstelik bu alıntılar sadece doğrudan Kürt siyasî hareketi odaklı yazılarda yapılmıyor. Dinin devrimselliği, devrimin dinselliği konulu yazılarda da karşımıza çıkıyor. Başka yazılarda ise İslâm, orijinal veya homojen bir dini ideoloji olmaktan ziyade, Ortadoğu’nun kültürel akışında bir dönüm noktası olarak ele alınıyor. DAİŞ başta olmak üzere selefi yapılar en büyük İslâm düşmanı yahut “karşı-İslâm” olarak kodlanırken, gerçek İslâm bu kötücül imge üzerinden “ne olsa gider” şeklinde özetleyebileceğimiz akışkan bir yapı olarak sunuluyor. Din ve inanç hakikatini maneviyatıyla ele almaktan yana olan dergi editörü, fiili olarak İslâm karşıtı olan el-Kaide, el-Nusra ve IŞİD gibi akımlara karşı durmanın günümüzün olmazsa olmaz görevlerinden biri olduğunu hatırlatmaktadır. (sayı:10, s.5) Kısacası, Türkiye’nin değişik düşün odaklarının metinlerinin ancak “ulu efendiye” yahut onun kavramlarına referans yaparak yer alabildikleri bir dergi Demokratik Modernite. Konuların bu haliyle işlendiği dergiler sanırım bu hareketin zıttı olarak görülen bir zamanların paralel yayın organları dışında yok gibi. Maalesef teker teker metinlerin ötesinde dergiye bütünsel olarak bakıldığında karşımıza çıkan manzara bundan farklı değildir.
İSLÂM TARİHİNİN VE İSLÂMCILIĞIN ELE ALINIŞI
Kapitalizmin “sol mezheplerine” dönüşen sol hareketlere ilişkin eleştiriler de yer alır dergide fakat bunlar İslâmcılık eleştirileri kadar yoğun ve polemikçi değildir. Sola dair eleştirilerde, kaba pozitivist yaklaşımlarla inançların yok sayıldığı sol söylem daha çok yer tutmaktadır. Buna karşın ilk sayının editör yazısında yer alan Mahir Çayan alıntısı başta olmak üzere 1970’lerin sol mirasına sahip çıkan metinler hayli yer tutmaktadır. Zamanla sosyalizme ilişkin dozu artan eleştiriler derginin 13. sayısında yoğunlaşmış durumdadır. Bununla beraber ara sırada olsa bazı makale ve alıntılarda sosyalizm vurgusunun yapılıyor olması, iki ayrı söylemin taşıyıcılığıyla ilişkilendirilebilir. Tercüme edilen yazarların metinleri nazarı itibara alındığında bu husus çok daha aşikâr bir hal almaktadır.
Önce dergide çıkan metinlerden hareketle kısaca İslâmcılığın nasıl tarif edildiğine bakalım. Dergi yazarlarına göre siyasal İslâm özü itibariyle, İslâm’ın devletçi/iktidarcı amaçlar etrafında kullanılmasını hedeflemektedir. Ulus-devlet formu içerisinde karşımıza çıkan tüm İslâmî hareketler son kertede var olan siyasî yapının ideolojik dayanağı olmaktan başka bir anlama sahip değildir. (sayı: 3, s. 86) Siyasî İslâm’ın kendi içerisinde yekpare bir olgu olmadığını kasıtlı olarak göz ardı eden bu tanımı her halükarda akılda tutmak, dergide yapılan analizleri anlamayı ve eleştirel bir zaviyeden değerlendirmeyi sağlayacaktır.
Zaten Demokratik Modernite’nin “dinci olmayan dinsellik” vurgusu da büyük ölçüde bu zemin üzerinde ortaya çıkar. Dergide yer alan yazılarda İslâm tarihinin ele alınma şekli de son derece ilginçtir. İslâm’ın Arap yarımadası dışına özellikle Kürtlerin yaşadığı bölgelere yayılması Marksist terminoloji ile okunmaktadır. Buna göre, İslâmiyet’in ortaya çıkışı tüm dünya için olduğu gibi Kürdistan için de yeni bir durum meydana getirmiştir. Emeviler ve Abbasiler sayesinde Kürdistan, “Arap-İslâm” sömürgesine açılmıştır. Kürtler buna ilk anda direndilerse de, ayaklanmalar bastırılmış ve Kürtler İslâmiyet’i benimsemişlerdir.(sayı:11) Kültürel İslâm vurgusunun karşıt kutbuna ise iktidarcı İslâm kategorisi yerleştirilmektedir. Buradan hareketle Sünni İslâm’ın temsilcisi olan Osmanlı Devletinin, Anadolu’da ve Kürdistan’da sindirme hareketlerine başvurduğu ifade edilmektedir. Devlet takıntısının bariz olduğu “İktidar İslâm”ı ifadesi çerçevesinde tarikatlar ve tasavvuf aracılığıyla ortaya çıkan İslam yorumları demokratik ve sivil yorumlar olarak baş tacı edilmektedir. Dergi yazarlarına göre, iktidara karşı olmanın yanında Kürtlerin kültürel özelliklerinin korunmasına yardımcı olan bu yorum, kullanılmadığı veya saptırılmadığı müddetçe işbirlikçi/aristokrat Sünnilikten farklı bir konumda yer almıştır. (sayı: 10, s.30)
Merhamet, İslâmî bir değer olarak şefkat aristokrasisi kavramıyla önemli bulunur. Kadın konuları işlenirken Hz. Peygamberin anneyi yücelten hadisleri ile ekolojik toplum ütopyasının belkemiğini oluşturan doğallık arasında bağ kurulur. Şura, “halk konseyleri” olurken, Bedir, Uhud vb. savaşlar “gerilla mücadelesinin örnekleri” olarak zikredilir. Dergi çevresi İslâm’la ilgili her şeyi demokrasi çerçevesinde yeni fakat anakronik bir okumaya tabi tutmaktan geri durmaz. Sözgelimi buna göre diğer dinler gibi İslâmiyet’te demokratik uygarlığı temsil eder. Oruç, zekât ve fitre temelde komünal yaşam zihniyetinin birer yansımasıdır. (sayı: 11, s.89) Bu açıdan derginin, “Demokratik İslâm Kongresi” sunumlarından bir kısmının da yer aldığı 10. sayısı çok gelişkin yazılar içermemesine rağmen pek çok açıdan öğretici bir içeriğe sahiptir.
Dergide konular işlenirken Öcalan adıyla birlikte demokratik modernite kavramı da sıkça gündeme getirilmektedir. Öcalan'ın geliştirdiği "demokratik, ekolojik cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasının somutlaştırılmış hâli” olarak piyasası oluşturulan bu tez doğrultusunda yazılmış kitaplar bile var.( Çetin Nerse, Demokratik Modernite ve Ahlak, Belge Yayınları, 2014) Gelgelelim bu kavramın açık, anlaşılır ve net bir tanımı yapılmaz; ne olduğundan ziyade ne olmadığı anlatılır, ne kadar kötü, negatif, ayrımcı, iktidarcı, cinsiyetçi şey varsa bunların hepsi kapitalist modernite olarak şeytanlaştırılır ve demokratik modernitenin bunlara karşı olduğu şeklinde bir propaganda yapılır. Bu çerçevede, KCK demokratik moderniteyi esas alan bir yapı olarak sunulur, buna karşın Irak Kürt ulus devleti kapitalist modernitenin temsilcisi olarak ele alınır. (sayı: 12, s. 10) Gene kapitalist modernite zamanında, dışarıdan dayatılan ulus devlet formunun Kürtlere layık görülmemesi demokratik modernite şansı açısından çok önemli bir ayrıcalık olarak değerlendirilir. ( sayı: 8, s.9) Devrim konulu son sayısında, Ortadoğu’nun bilginlerini, âlimlerini, dervişlerini, peygamberlerini ve hakikat savaşçılarını dergide yetkince yer verilemediği itiraf edilecektir. Dergiyi çıkaranlara göre, peygamberler tarihine yer vermeyen bir düşünce çalışması eksik kalacaktır. Aynı zamanda onları göz ardı etmek, tüm anlama ve bilmelerimizi pozitivist bilimciliğin aydınlanmacı aklınca tasallut altına alınmasını sağlayan kapitalist modernitenin neticesidir. (sayı: 13, s.6) Bununla birlikte çelişkili yorumlar da yapılmıyor değildir. Mesela dergide yer alan bir yazıda, Kürtlerin, İslâm uygarlığı döneminde ulus devletin asimilasyoncu politikalarının benzerinin din dili aracılığıyla meşrulaştırılmasına muhatap oldukları iddia edilecektir.
İslâmcılığın genellikle “yeni İslâm” şeklinde ele alındığı dergideki İslâmcılık analizleri aslında bilinen milliyetçi, sol komplocu izahların bir adım ötesine geçmez. Çünkü buna göre, İslâmcılık başlangıcında din geleneği olarak değil milliyetçilik olarak inşa edilmiştir ve ulus devlet formuyla bağlantılıdır. Hatta İslâmî yaşamla ilişkisi olmayan oryantalistlerin icadıdır. Avrupa hegemonik güçlerinin bölgedeki yayılımıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu değerlendirme ışığında İslâmcılığın, başlangıçta Alman, sonraki yıllarda ise Sovyetler Birliğine karşı Amerikan hegemonyasının bileşeni olmaktan başka bir işlevi olmamıştır. Şu satırlar bu çerçevede hayati derecede önemlidir: “Siyasi İslâm’ın tarihsel İslâm kültürüyle alakalı olmadığını, İslâm’ın bu türünün milliyetçilik olduğunu, amacının da kültürel direnişini parçalayıp bölgeyi güçten düşürmek olduğunu kavramak çok önemlidir.” ( sayı: 8, s.14) Ulus-devlet oligarşilerini maskeleyen bir ideoloji olarak görülen siyasi İslâm’a karşı 1990’ların medyatik/köşebent İslâmcı aydınlarının savunduğu kültürel İslâm kategorisinin sürekli bir biçimde öne çıkarılması manidardır. Ayrıca belirtilmelidir ki, 90’lar olarak ele alabileceğimiz tarih kesiti, Türkiye’nin başkalaşım halindeki İslâmcı aydınlarının çoğunun klasik İslâmcı külliyatla yollarını hepten ayırdıkları bir zaman aralığına tekabül ediyor. Kültür, tarih olarak İslâm’ın öne çıkarılması ama hegemonya kurmasının istenmemesi hatta bu şekildeki çıkışların yaftalanması kötü yararcılık kaynaklı olsa gerek. Bu tür durumlarda, doğuşundan günümüze “demokratik bir unsur olarak İslâm” ve “iktidarcı öge olarak İslâm”ın ayrıştırılma çabası dikkat çekmektedir. Demokratik gelenekleri evrensel kabul eden ve ideolojik olarak dönüşüm geçiren Öcalan, politik araç olarak ulus devleti savunmaz, tam tersine devlet olmayan demokrasiyi öne çıkarır. Lenin’in düştüğü devletli/diktatörlü demokrasi hatasına düşmeme üzerinden geliştirilen tarihsel okumalar, İslâm tarihi için de genellenmektedir. Derginin tek adamcı makaleleri arasında İslâmcılık, ılımlı İslâm eleştirilerinde Mehmet Bekaroğlu ile İhsan Eliaçık’ın düşünceleri araçsal olarak “kullanılmaktadır”. Sözleşme dergisinde Mehmet Metiner tarafından kullanılan “demokratik cumhuriyet” terkibi (1998 sayı: 9) Demokratik Modernite, sayfalarında Eliaçık tarafından aynen tekrar edilmektedir. (sayı: 7) Acaba kaynakları aynı mı, diye düşünmeden edemiyor insan.
Derginin sondan bir önceki sayısında yer alan anti-İslâmcı yorumlar pek çok hususu hem de çok iyi açıklamaktadır. Öcalan’ın 12 Eylül 1980 sonrasına dair yaptığı analizlerde İslâmcılık, kimi zaman “Yeşil Türk faşizmi”, kimi zaman “ağırlıklı olarak İngiliz hegemonyacılığına hizmet temelinde ortaya çıkan bir hareket” olarak tümüyle şaibeli hale getirilmektedir. Dahası kapitalist modernitenin hizmetinde, toplumların demokratikleştirilmesinin ve sosyalistleştirilmesinin önünde bir engel olarak görülmektedir. Şu satırlar sanırım pek çok hususu aydınlatacak netliktedir: “Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâmcılık, daha doğuşunda İslâm kültürünü istismar eden işbirlikçilerin, hegemonik güçlerin sömürüsündeki paylarını geliştirip arttırmaları için kullanıma girmiştir. Dinsel milliyetçilik biçiminde kapitalizme eklemlenir.”( sayı:12, s.12)
1980 sonrasında pek çok ideolojide gördüğümüz eleştiriler derginin adıyla uyumlu bir biçimde demokratik modernite başlığı altında yapılır. Buna göre demokratik modernite bir iyilikler, güzellikler ve hakikatler toplamıdır. Bu yüzden gelmiş geçmiş en demokratik, ekolojik, kadın haklarına saygılı, cinsiyet özgürlükçü toplumu inşa edecek üst anlatıdır. Öcalan’ın 2013 Nevruzunda okunan mektubunda birçok kesimi ve inancı dile getirmesi ise kapsayıcı görülen bu yaklaşımla ilintilidir. Keza dergide de görüldüğü üzere Kürt siyasî mutabakatının, kendi toplumlarının değerleri ile kavgalı olan seçkinci hareket yerine yereli öne çıkaran bir stratejiyi yürürlüğe koymasının neticesi 2015 seçim sonuçlarında net bir biçimde alınmıştır. Derginin ve Öcalan’ın AKP hegemonyası karşısında Türkiye’nin demokratik, sosyalist ve Kürdistan’ın demokratik özerlik mücadelesini öne çıkardığı satırlar PKK, KCK, HDP gibi yapıların kendi başlarına hareket ettiklerine, Öcalan’ın lafını dinlemediklerine dair egemen anlatıyı kuşkulu hale getirmektedir.
Dergideki makalelerde vurgulanan demokratik modernite, bir bakıma postmodern bir kolajdır; ulus-devlet anlayışının kesinlikçi, evrenselci ve ilerlemeci mantığına karşı, homojen tek tip insan ve kitle toplumuna karşı çoklukçu, demokratik toplumu görünür kılan yöntemler öne çıkarılır. Birbirinden farklı siyasetlere, yapılara açık, tekelleşmeye kapalı, çevreyle ilgili, feminist ve toplumsal ihtiyaçları karşılayarak topluluk tasarrufuna dayalı bir ekonomik yapıyla alternatif geliştirilebileceği şeklinde tek yönlü bir propaganda söz konusudur. Derginin, PKK karşıtı Kürt çevreler tarafından “Ahlaki alanda çöküntü yaşayan ve politikada tutarsızlığı ilke edinen Öcalan'ın yenilenmeye ve yeni bir yüzle insanları kandırmaya ihtiyacı var. Dergi bu ihtiyacı giderecektir” şeklindeki ifadelerle eleştirildiğini de hatırlatalım.
“Küçük burjuvazinin” devletsiz yapılar ve komünal oluşumlar gibi fikirlerini allayıp pullayan derginin, PKK’nın yaslandığı/terk etmediği Stalinizmden ayrı ele alınamayacak olan silahlı gücünü ve bağlı olduğu uluslar arası çevreleri hesaba katmayan daha doğrusu unutmamızı isteyen bir yanı var. Çünkü demokratik modernite söylemi varlığını ve yeni örgütlenmesini bu yapıya borçludur. Özellikle el-Kaide ve ona yakın gruplarla özdeşleştirilen İslâmî hareketlerin şiddet pratiklerinin eleştirildiği sayfalarda hiçbir şekilde PKK eleştirisi yapılmamaktadır. Rojava konulu özel sayı ve diğer sayılarda yer alan değiniler, Arap baharının içine düştüğü açmazın ancak bu tür özerk yapılarla aşılabileceği vurgusunu içermektedir. Burasının verdiği heyecanla, Arap toplumlarının koskoca yirminci yüzyılı radikal milliyetçilik ve İslâmcılıkla harcadıkları eleştirisi öne çıkarılacaktır. Dergide yer alan metinlere bakılacak olursa, bu toplumların kendi geçmişlerinde bulunan komünal kabileciliği yeniden demokratik ulus anlayışıyla bütünleştirmeleri daha hayırlı olurdu.
Kısacası dergi çevresi kendilerini dünyanın merkezinde gören mesiyanik bir bilinçle donanmışlardır. Bundan dolayı, “demokratik toplum” olmayı veya bunun ideolojisini oluşturma misyonunu sadece kendi tekelinde görmektedirler. AKP ve Gülen hareketi arasındaki kavganın görece daha hararetli olduğu günlerinde yazılan yazılarda, “demokratik bir ülkede” diye başlayan cümlelerin içerdiği “en iyisini biz biliriz” edasıyla kendisini merkeze koyarak, siyasî “rakiplerini” işbirlikçilikle suçlayan dil bunun ufarak bir örneğidir. Dahası ister daha otantik boyutlu olan İslâmî hareketler olsun isterse “ılımlı İslâm”ın temsilcisi olarak görülen AKP olsun İslâmî olanla ilişkili tüm oluşumlar küresel kapitalist sistemin kan kardeşi olarak görülmektedir. Kürt siyasî hareketi/PKK kendisini bunların dışında ve onlara rakip olarak kurgulamaktadır. Ardından hem kapitalist modernitenin yapısal krizine hem de Ortadoğu’daki kaosa karşı ulus devletçi/milliyetçi olmayan bir alternatif olduğunun propagandasını yapmaktan geri durmamaktadır. Haliyle Demokratik Modernite’yi Öcalan’ın modernite ve demokratik moderniteyi yan yana akan iki nehir olarak tanımlamasıyla gelişen PKK’nın 1994’ten günümüze resmi ideolojisinin yayın organı olarak da tanımlamak mümkün. Bu açıdan, İslâmî kimi ilkelerin, kavramların (millet, darüsselam) şiarların postmodern Kürt milliyetçiliğinin propagandaları için “sos” olarak görüldüğünü söylemek abartılı olmasa gerek. Herhalde milliyetçiliğin din, sosyalizm ve çeşitli liberal düşünce kırpıntılarıyla örülmesinin yeni hallerini önümüzdeki yıllarda daha çok göreceğiz.
Elbet “kuram” dergisi olarak kendisini takdim eden derginin tüm sayılarını bu yazıda tartışmak, oldukça netamelidir. Sadece teori yok çünkü dergide, araştırma yazılarından ziyade doğrudan bir kişinin melez fikirlerine angaje oluş her şeyin önünde. Hem ayrıca Kurtuluş Kayalı’nın da belirttiği üzere bir derginin ruhunu anlamak için böylesine uzun boylu sayısal bir döküme gerek yoktur. Devletten demokrasiye geçilir mi, bilinmez ancak Demokratik Modernite, son kertede var olan sistem karşısında alternatif sistem ve okumalar geliştirmenin, günümüzün çağ ve uygarlığıyla hesaplaşmanın, anlamını yitirmiş dev boyutlu maddi kültüre karşı yeni bir ahlaki ve politik toplum teklifinin sadece Abdullah Öcalan referanslı olarak yapılabileceğini varsayan bir tek adam dergisidir.
Bununla beraber gerek PKK gerekse onun hegemonyasındaki bloklar üzerine yazılagelen metinlerin tek boyutluluğunu aşmak çok daha gelişkin analizler yapabilmek ve köklü eleştiriler sunabilmek için bu tür yayınların takip edilmesi muhalif enerjinin fay hatlarını bir nebze de olsa fark ettirecektir. Bana kalırsa, dergi medyatörlerin pek haberdar olmadığı dönüşüm süreçlerine, karşı siyasî hamlelere dair önemli sayılabilecek bir fotoğraf sunmaktadır. Ayrıca dikkatli bir göze, Kürt siyasî hareketinin temel özelliklerini kısmen de olsa tespit etme imkânı vermektedir.

Anahtar Kelimeler:
PkkDemokratikDergiModernite
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.