Bir otoriterlik kaynağı olarak ‘dava’ siyaseti

Çünkü büyük anlatılar büyük (“aşırı”?) haklılık duygusuyla birlikte yürürler ve bu duygu, büyük anlatının sahiplerine, büyük anlatının hedefleriyle uyumlu olmayanları susturmada esaslı bir meşruiyet kaynağı sağlar.

 
Büyük bir dava üzerinden devşirilen aşırı haklılık duygusunun iktidarlar-devletler düzleminde otoriterlik üretmesi, aynı duygunun bireysel düzlemde bir şiddet kaynağı vazifesi görmesine çok benzer. O nedenle, birinciyi daha iyi anlamamıza yardımcı olsun diye ikinci üzerine birkaç şey söylemek yararlı olabilir.
 
Aşırı haklılık duygusu ve şiddet (bireysel düzlem)
 
Serbestiyet okurları, aşırı haklılık duygusuyla şiddet eğilimi arasındaki ilişkinin, benim sık sık ele aldığım bir tema olduğunu bilirler... Burada, eski yazılarımın arasında dolaşarak kısa bir hatırlatmada bulunacağım...
 
“Aşırı haklılık” kavramını ilk olarak 2012’de, sahibine şiddet kullanma meşruiyeti dahi sağlayan bir “haklılık” hali anlamında kullanmıştım.
 
Şiddetle, “aşırı haklılık” diye tanımladığım duygu arasında bağ kurmama vesile olan gelişme, kanlı 1 Mayıs 1977’nin 35. yılında alevlenen “1 Mayıs 1977’nin sorumlusu kim” tartışmalarıydı. Ben o tartışmada kimin haklı olduğu tartışmalarının üzerinden atlayıp, “Haklılık duyguları bu kadar ‘aşırı’ iki pozisyon karşı karşıya gelirse, orada kan dökülmesi kaçınılmazdır” diye yazmıştım.
 
Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) ortaya çıkmasından bir süre sonra, bu örgütün dizginsiz şiddetini açıklayabilmek amacıyla kaleme aldığım bir yazıda “aşırı haklılık” kavramına yeniden baş vurdum. IŞİD üyelerinin o kadar gaddar olabilmelerini onların bir “vicdan”a sahip olmamalarıyla açıklama çabaları bana tabii ki inandırıcı gelmiyordu. Fakat vicdana sahip insanların, o seviyedeki bir şiddeti elleri titremeden uygulayabilmelerini de açıklamak gerekiyordu. Dediğim gibi, imdadıma yine aynı kavram yetişti ve en azından kendi zihnimde meseleyi hallettim:
“Bütün insanlar için ebedi kurtuluş vaat eden bir ideolojiniz varsa, bir canavara dönüşmeniz işten bile değildir. Çünkü o kadar yüksek bir toplumsal ideale inanıyorsunuz ki, o idealin bir an önce kuvveden fiile çıkması için engel teşkil edebilecek tek tek bütün bireyler, sizin için üzerine basılıp geçilecek bir nesneden başka bir şey değildir. Size katılsalardı, şiddetsiz, sonsuz bir barış döneminin kutlu kurucuları payesine erişeceklerdi, fakat şimdi şiddete son verecek o ‘son şiddet’in kurbanları haline geldiler.”
 
Aşırı haklılık duygusu ve otoriterlik (iktidar düzlemi)
 
Şimdi artık, yukarıda ele aldığım ilişkinin ikizi ya da madalyonun öbür yüzü sayılabilecek ilişkiye, yani “aşırı haklılık duygusu”yla birlikte yürüyen büyük anlatıların (davaların) iktidarlar-devletler düzleminde otoriterlik üretmesi meselesine gelebiliriz.
 
İşin bu yanını, tarihçi Şükrü Hanioğlu’nun geçtiğimiz Pazar (22 Ocak) Sabah gazetesinde kaleme aldığı Bütün kötülüklerin anası ne? başlıklı yazıdan alıntılarla açmaya çalışacağım; zaten bana bu yazının ilhamını da Hanioğlu’nun andığım makalesi verdi.
 
Hanioğlu yazısında önce Türkiye’de son 200 yıldır otoriter iktidarların kısa aralar hariç birbirini izlediğini hatırlatıyor ve böylesi sürekli bir otoriterliğin “günah keçisi” söylemiyle anlaşılamayacağı tespitini yapıyor. Hanioğlu’na göre bunun yapısal bir nedeni olmalı:
“(...) ‘Bâb-ı Âlî diktatörlüğü,’ ‘II. Abdülhamid,’ ‘İttihad ve Terakki,’ ‘Tek Parti dönemi CHP'si,’ ‘Demokrat Parti,’ ‘askerî vesayet’ benzeri ‘kötülüklerin anası’ olarak nitelendirilen kişilik ve yapılar, neden kesintisiz bir ‘otoriter/baskıcı siyaset’ geleneği yarattığımız ve sürdürdüğümüzü açıklayamadığı gibi bunlardan birisi ya da birkaçının ‘günah keçisi’ haline getirilmesi sorunun temeline inilmesini önlemektedir.
“Buna karşılık iki asrı aşkın süredir kısa teneffüs araları dışında sürekli biçimde otoriter siyaset üretilmesini, ‘özgürlük’ vaadiyle iktidara gelen değişik siyasal hareketlerin ‘tümü’nün süreç içinde ‘otoriter’liğe savrulmasını ancak yapısal nedenlerle açıklayabilmek mümkündür.”
 
Hanioğlu, “sürekli otoriterliği” açıklamak üzere bu noktada benim “büyük anlatılar” diye ifade ettiğim, kendisinin “mega toplumsal projeler ve söylemler” dediği yaklaşımları sorumlu tutuyor:
“Bu açıdan ele alındığında, ideoloji ve programlarının farklılığına karşılık ülkeyi geniş zaman dilimlerinde yöneten tüm siyasal hareketlerin ‘otoriter’liğe kaymış olması, onların ideolojileri, temel yaklaşımları ya da lider kadrolarının kişilikleri ile açıklanamaz.
“Bu nedenle, ‘Doğu Despotizmi’ benzeri içi boş kuramlara başvurmadan yapısal nedenleri sorgulamamız ve onlara yönelik çözümler üretmemiz gerekmektedir.
“Bu nedenlerden ilki, mega toplumsal dönüşüm projelerinin kolektif hafızanın hatırlayabildiği dönemlerden beri ‘siyaset’ olarak kavramsallaştırılmasıdır. On sekizinci asır sonundan beri yukarıdan aşağıya ‘dönüşüm’ü hedefleyen mega projeler geliştiren liderlik ve hareketler, ‘mevcut gerçeklik’ ile iletişimi asgarî düzeye indirgemişlerdir.
"’Siyaset’in kitlelere yukarıdan bakan bir dönüşüm ve toplumsal mühendislik projesi biçimini alması, onun güncellik ile ilişkisini azaltmakla kalmamış, taleplere cevap verme özelliğinin de göz ardı edilmesine neden olmuştur. Bu ise mega projelerin sahiplerinin kitlelerle ‘hedefler büyük, karşılıksız destekleyin, mutlu sona ulaşalım’ temelli, ‘tek yönlü’ bir ilişki kurarak, otoriterliğe kayması neticesini doğurmuştur.”
“Bâb-ı Âlî diktatörlüğü, II. Abdülhamid rejimi, İttihadçılık, Tek Parti idaresi değişik ‘mega’ söylemler çerçevesinde büyük dönüşümler gerçekleştirme iddiasıyla ortaya çıkmışlar, buna karşılık, ‘güncel’ ve kitlesel talepleri göz ardı etmişlerdir. Bunun, günümüze uzanan bir gelenek ve içinden çıkılamayan bir otoriterlik sarmalı yarattığı ortadadır.”
 
Çok seslilik ve çoğulculuk bir engel
 
Peki “’mega’ söylemler çerçevesinde büyük dönüşümler gerçekleştirme iddiasıyla ortaya çık(an), buna karşılık, ‘güncel’ ve kitlesel talepleri göz ardı” eden iktidarların çok sesillik ve çoğulculukla araları nasıldır? Şükrü Hanioğlu’na göre şöyle:
“İkinci temel neden siyasal hareketlerin çoğulculuk ve temsili bir ‘amaç’ olarak görmemeleri, onlara mega projelerin önündeki engel ya da onları uygulamak için yararlanılabilecek ‘araçlar’ biçiminde yaklaşmalarıdır.
“(...)
“Mega projeler ve ‘dava’lara odaklı, toplumsal talepleri ikinci plana atan, bunun yanı sıra ‘çoğulculuk’ ve ‘hukuk’u araçsallaştıran ‘yüksek siyaset’in otokratik karakter kazanmaması mümkün değildir.”
 
AK Parti’nin iki dönemi
 
Şükrü Hanioğlu güncel siyaset yazan ve güncel değerlendirmeler yapan bir yazar değil, dolayısıyla yazısında  Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) adı hiç geçmiyor. Fakat satır aralarında AK Parti’nin iktidar dönemini de başlangıçtan bir süre sonra “otoriterliğe savrulan” bir dönem olarak değerlendirdiği açık değil mi: “Toplumsal taleplere duyarlı, dolayısıyla çoğulculuğa ve çok sesliliğe açık” ilk dönem ile “Mega projeler ve ‘dava’lara odaklı, toplumsal talepleri ikinci plana atan, bunun yanı sıra ‘çoğulculuk’ ve ‘hukuk’u araçsallaştıran” ikinci dönem.

ALPER GÖRMÜŞ
serbestiyet.com
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.