Atilla Yayla’nın “D. Gezmiş’in Doğum Günü”  Başlıklı Yazısının Düşündürdükleri

Yayla’nın Gezmiş hakkındaki görüşleri kısaca, “Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı kesinlikle haksız ve gayri âdildi. Ancak bu, onların birçok eyleminin evrensel hukukta yeri bulunan ve faillerinin cezalandırılmasını gerektiren suçlar teşkil etmediğini göstermiyor. Ne yazık ki Gezmiş ve arkadaşları banka soyma, adam kaçırma, darp ve baskı-şiddet yoluyla eğitimi engelleme gibi suçlardan uzak kalmadılar. Amaçları ve ideolojileri bu davranışları suç olmaktan çıkartmaz” minvalinde. Gerçi suçlar arasında şiddet kullanarak TBMM’yi engelleme ve dağıtmaya, Anayasa’yı değiştirmeye ve ortadan kaldırmaya teşebbüs gibi teferruat da vardı ama bu küçük gerçekler “kesinlikle haksız ve gayrı âdil” gibi bombastik bilimsel bir hükümle çeliştiği için bunları görmesek de olur.
Konumuz Yayla’nın makalesinin tamamı değil, ülkücüleri olumsuzlamak amacıyla yazsının içine sıkıştırdığı bir cümle.  Sanki 12 Eylül darbecilerinin bir soldan bir sağdan politikasını devam ettirir gibi sokuşturulmuş bir ifade. Söz konusu cümleyi çıkarsak yazı özünden bir şey kaybetmiş olmuyor. Eğreti bir cümle. 
Gezmiş ve arkadaşlarının nasıl şiddeti kutsadıkları ve bunu da ideolojilerinin bir gereği olarak uygulamaya soktukları Yayla’nın yazısında güzel bir şekilde analiz ediliyor. “Gezmiş ve arkadaşları büyük fikir adamı değildi. Heyecanı aklının önüne geçen, dünyanın diyalektik ve tarihsel materyalizm gereği sosyalizme doğru aktığına iman eden gençlerdi. Erken davranıp Türkiye'nin Lenin'i olmak istediler. İnançlarına göre davaları yolunda şiddet kullanmak meşruydu. Şiddeti sadece kaçınılmaz bulmuyor, aynı zamanda seviyorlardı” dedikten sonra Gezmiş ve arkadaşlarının “sosyalist olmaya ilâveten ulusalcı ve Kemalist” olduğunu vurguluyor. “Bir kısmı komünist devrim öncesinde Milli Demokratik Devrim'i (MDD) şart görmekteydi. Asıl itirazları Kemalist baskı rejimine değildi, emperyalizm ve kapitalizm adını verdikleri canavaraydı.” diyor. İşte bunun devamında Ülkücüleri yazıya konu oluyor: “Ülkücülerle de aralarında fazla bir fark yoktu; çoğu ülkücü daha ulusal çaplı ve "yerel" referanslı bir sosyalizme zaten teşneydi. Nitekim sosyalizmin çökmesinden sonra birçok sosyalist ulusalcılığını daha net sergilemeye başladı; faşizmin sol kanadında yer tutup sağ kanadına göz kırpmaya koyuldu.”
Öncelikle ilgili bölümde Yayla’dan beklenmeyen bir mantık hatası var. Bu hata bize yazının kurgusu ile bir bağlantısı olmadığı halde pat diye ülkücülere “sataşması”nın zihinsel arka planını düşündürüyor. Elbette yazının sahibi kurgusunu da istediği gibi inşa edebilir. Bu vesile ile Yayla’da gördüğüm bir yargıyı başka liberallerde de gözlemlediğim için bazı bakış açılarının dayandığı arka planın zayıflığı ve manipülasyona açık yönüne vurgu yapmak istiyorum. Liberal yazarlar geçmişleri yani Türkiye’deki tarihsel konumlarında kendilerini diğer ideoloji mensuplarına göre daha temiz, daha yeni, dinamik, hatadan münezzeh bir akım olarak görürler. Sağ ve sol kolektivist olarak tanımladıkları “öteki ideolojiler” kaderin bir cilvesi olarak “tarihin çöplüğüne” atıldığı için kendileri rakipsizdir.Ötekilerden çok keskin çizgilerle ayrılırlar.
“Çoğu ülkücü daha ulusal çaplı ve "yerel" referanslı bir sosyalizme zaten teşneydi. Nitekim sosyalizmin çökmesinden sonra birçok sosyalist ulusalcılığını daha net sergilemeye başladı; faşizmin sol kanadında yer tutup sağ kanadına göz kırpmaya koyuldu” derken,ülkücülerin sosyalizme zaten teşne olduğunu, belirtirken verdiği örnek mantıksızlığın belirdiği yerdir. Yargıyı örneklendirirken ülkücülerin sola kaymasını göstermesi gerekirken solun milliyetçiliğe meyletmesini örneklendiriyor. 
Örneği verince aslında bunun liberal aydınlara daha çok uyduğunu düşündüm. Çünkü, bugün “liberalim” diyen ve Liberal Düşünce Topluluğu mensuplarının önemli bir bölümünün ve Liberte’de kitabı yayınlanan pek çok yazarın Marksist kökenli olduğu aşikardır. Bir dönemin hızlı Maocusundan Lenincisine pek çok aydın ana akım liberalizm düşüncesini oluşturuyor. Tıpkı George W. Bush’un neo-conlarının bir zamanların Troçkist ve Stalinistlerioldukları gibi. 
Doğrudan LDT yer almayan ama kendini liberal diye tanımlayan geniş bir yelpazedeki aydın da kollektivist bir ideolojiden intisap etmiştir. Hasan Cemal’den Murat Belge’ye, Cengiz Çandar’dan Gülay Göktürk’e…
Mustafa Erdoğan gibi LDT ana sütunu olarak görebileceğimiz bir liberal entelektüel de doğrudan Kemalizm’den gelmiştir.
Türkiye liberallerindeki bu sosyalist ve Kemalist izdivaç birbirinden keskin çizgilerle ayrılan bir ideolojik farklılıktan ziyade açık bir şekilde zihinsel atmosferlerde bir tayfın renkleri gibi iç içe geçmişlik gösterir. Katı ve radikal bir kolektivist sol ideoloji ile radikal bir bireyselci ideolojinin bu izdivacını nasıl değerlendirmek lazımdır?
Bu sorunun cevabını salt ideolojiler arasındaki farklılıklardan değil de bazı olay ve olgular karşısındaki tavır alışlarında aramak daha sağlıklı bir değerlendirmeye sebep olur. Mesele Türk(iye) aydınının Türk Düşüncesinin farklı kanallardaki bir zenginliği düzleminde birbiri ile rekabet halindeki çoklu düşüncelerin varlığı minvalinde bir gelişim sergilemez. Bu bağlamda Türkiye’de güçlü bir sosyalist gelenekten bahsedemediğimiz gibi güçlü bir İslamcı, muhafazakâr gelenekten de maalesef bahsedemiyoruz. Farklı ideolojilerin geliştirdiği farklı çözüm önerileri, analizler, yorumlar, yaklaşımları söz konusu değildir. Dediğimiz gibi kendi çizgisinde bir gelenek olarak bu ideolojilerin bir özgün varlığından bahsedemediğimiz için bunların yaklaşımlarından da bahsedemiyoruz. Fakat bütün bu ideolojilerin farklılıklarından bahsedemesek de çok geniş bir müşterek buluşma zemininden söz edebilmekteyiz. Örneğin Kürt sorunu konusunda bu ideolojilerin bütün versiyonlarıaynı şeyleri savunur. Sol kollektivistlerve bütün versiyonları ile sağ kolektivist ve bireyselciler hem söylem ve hem de sorun tespiti ve çözüm önerisi konusunda hem de reddettikleri alternatiflerde muazzam benzerlik ve mutabakat vardır.Liberal, İslamcı, sosyalist, muhafazakâr aydınların Kürt sorunu konusundaki söylemleri, kullandıkları kavram seti, sorun tespiti, sorunun kaynağı ve sorunun çözümü konusundaki metinleri karşılaştırıldığında, daha doğrusu, alt alta konulduğunda aynı çizgide buluşulmaktadır. 
Yukarıda dile getirdiğimiz bir başka husus da Türkiye’nin en hareketli ve tartışmanın ve çatışmanın en yoğun dönemlerde belirgin bir varlıklarının olmaması liberallerin kendilerini ötekilere göre daha temiz bir maziye sahip olduğu yönünde bir kanaate götürmeleridir. Öncelikle vurgulayalım ki, burada hak edilmeyen bir durumun verdiği sahiplenme vardır. Oysa yukarıda da belirttiğimiz gibi liberallerin mazilerindeki çeşitlilik bütün bu ideolojilerin kirli geçmişlerine de sahip olunması anlamına gelecektir. Çünkü söz konusu olan salt liberal bir ideolojinin varlığı değildir. Türkiye dışında liberalizm güçlü bir şekilde vardır ve etkilidir. Liberalizm bir ideoloji olarak bir tarihe sahiptir. Halbuki Türkiye’deki liberallerin zihinsel serüvenleri aynı zamanda Türkiye’deki liberalizminde serüvenidir. Belki liberal aydınımız 1990’ların başına kadar Türkiye’de yoktu diyemeyiz ama o tarihe kadar sistematik bir hareket haline gelmediğini söyleyebiliriz. Liberal düşüncenin kırıntıları pek çok kişi ve grupta mevcuttu. Mesela, MHP’nin 9 Işık doktrininin önemli bir ilkesi Şahsiyetçilik ve Hürriyetçiliktir.Liberalizmin Türkçesi hürriyetçilik.  Ülkücü Türk milliyetçiliğinde bireyselliğe olan vurguda güçlüdür ve hatta toplumcu yaklaşıma karşı bireyselcilik tercih edilmiştir. “Milliyetçi toplumcu” adıyla başlayan kitaplar MHP’nin okuma literatüründeyaşayamamıştır.
*  *  *
Sayın Yayla’nın yazısında hayret verici başka hatalar da görüyoruz. Darağacına çıkarken “Türkiye Halkları” nutku atan bir komünist ihtilalcinin neresi Kemalist ve ulusalcı olmaktadır? 
Yayla ya açıkça (Türk milliyetçisi = faşist) özdeşliğine inanmaktadır veya bunu küfretmenin, nefretini ifadenin bir yolu olarak kullanmaktadır. Ona göre ülkücüler gibi ulusalcılar da faşisttir ve faşizmin iki ucundan seslenmektedirler. Hâlbuki liberalizmin ne geçmişinde, ne de bugününde böyle bir milliyetçilik düşmanlığı mevcut değildir. Liberalizmin geçmişinde, “milletlere istiklal, insanlara hürriyet” sloganı vardır. Millet, millî birlik ve millî his yoksa demokrasinin işleyemeyeceğini söyleyen John StuartMill vardır. Bugününde ise meselâ Prof. YaelTamir’in “Liberal Nationalism”i vardır. 
Türkiye’de kendilerine “liberal” sıfatını yakıştıran bir kısım okur-yazarın metropol milliyetçiliklerine değil de Türk milliyetçiliğine düşman olduğu görülmektedir.Bu nefret Atatürk’ü de kapsamaktadır. Bu tutumlarıyla klasik liberalizmden ziyade “İngiliz Muhipleri”neveya günümüz dünyasının Alman, Amerikan muhipliğine yakındırlar. 

İkbal Vurucu

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.