Amerika ve İran Gerçekleri

incanews / Haber Merkezi


UZUN VADEDE ABD VE İRAN’IN ÇIKARLARI ÖRTÜŞÜYOR

Amerika Başkanı Barack Obama, geçtiğimiz hafta İslam Cumhuriyeti’nin 34 yıl Önce kurulmasından bu yana bir ilke imza atarak İran Cum­hurbaşkanı Hassan Ruhani'yi telefonla aradı. Söz konusu telefon görüşmesinin öncesinde, her iki taraf da birbirlerine tweet atmışlar ve kamuoyu açıklamala­rında bulunmuşlardı ki bu da konuşmak istediklerinin bir işaretiydi. Taraflar arasında bir anlaşmaya varıldığı­nı henüz göstermede de, bu açılımı ciddiye almak için birçok sebep bulunuyor. Tek neden, bu denli üst dü­zey bir şekilde gerçekleşmesi değil; ayrıca bu tür adımların ardında artık jeopolitik bir mantığın da bu­lunması. Birçok şey ters gidebilir ve mevzu bahis Or­ta Doğu olunca, başarısızlık ihtimali yüksek. Ancak ıran zayıf bir ülke, ve ABD de onunla anlaşmazlığa gir­mek istemiyor. Ve bir anlaşmaya varılması için daha kötü sebepler de var.

İran’ın Yükselişi

Her ne kadar İranlılar artık zayıf bir stratejik pozis­yonda bulunsalar da, 2003 yılından beri -yani ABD Irak’ı işgal ettiğinden itibaren- karşı-saldırı halindeydiler. İşgali memnuniyetle karşıladılar; keza Saddam Hüseyin, 1980- 1989 İran-lrak Savaşı’ndan beri İran’ın ezeli düşmanıydı. Rejiminin yok edilmesi, kendi içinde memnuniyet verici bir haberdi; ancak aynı zamanda İran’ın ulusal güvenlik durumunda çarpıcı bir değişime de kapı araladı.

Irak, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri İran için başlıca tehdit idi; çünkü bir saldırının gelme ihtimali olan tek kaynaktı. İran-yanlısı veya tarafsız bir Irak, İran'ın ulusal güvenliğini garanti altına alabilirdi. Ameri­ka'nın gerçekleştirdiği işgal, ABD Ordusu’nun yerini dolduramadığı bir güç boşluğu yarattı Irak'ta. İranlılar bunu öngörmüşlerdi: 2003 yılından önce Şiiler arasında İran yanlısı unsurları desteklemişler ve 2003 yılından sonra da onların ciddi birer milise dönüşmesine katkıda bulunmuşlardı ABD, Sünni isyancılara karşı bir savaş içerisine girerken, daha şimdiden çoğunluğu oluşturan Şiiler ise bu boşluğu doldurmaya yöneldiler.

ABD, iki yönden de tehdit edildiğini anladı ve ken­disini hem Sünni isyancılara hem de Şii milislere karşı savaşırken buluverdi. 2007 yılındaki isyanın hedefi;  Sünnilerle olan savaştan kendisini kurtarmak ve Şiilerin yolunu kesmekti. İlk hedef, büyük ölçüde başarıyla gerçekleşirken, İkincisi için oyunda çok geç kalınmıştı. ABD Irak’tan çekilirken, sadece Şiiler (hepsi de değil) kalan siyasi boşluğu doldurabilirdi. Dolayısıyla, İran’ın artık Irak’tan korkmasına gerek yoktu ve hatta onun üzerinde egemenlik bile kurabilirdi. Bu; İran açısından oldukça stratejik bir zafer idi; keza 1989 yılında Irak tarafından mağlup edilmişti.

İranlılar Sünnilere odaklanan ABD’den elde edebile­ceklerinin en çoğunu elde ettikten ve Irak üzerinde egemenlik kurmasının yolunu açtıktan sonra, Tahran’da çok daha iddialı bir vizyon ortaya çıktı. Irak’ın etrafı çevrelenmişken ve ABD bölgeden çekilirken, Suudi Arabistan, İran’a meydan okuyan başlıca güç olarak belirdi. Tahran’ın ise artık Riyad’a karşı koymak için elinde bir takım kozlar vardı.

İran, Suriye ile müttefikti ve Lübnan’da ciddi bir İran-yanlısı güce (Hizbullah) sahipti. 2000’Li yılların sonunda şöyle bir olasılık ortaya çıktı: İran’ın nüfuz alanı, Batı Afganistan’ın Şii topluluklarından tüm Akd­eniz’e doğru genişlemişti. İran’ın eski cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Suudi Arabistan’ın kuzey sınır­ları boyunca İran’ın sahip öldüğü güce dair gerçekçi bir bakışa sahipti ve bu durum bölgedeki güç dengele­rini tamamen değiştirdi.

Ancak, Suriye devlet başkanı Beşar Esad kendisini İran ile uzlaştırmaya hazırlarken, aslında ülkesinin bir İran uydusuna dönüşmesiyle hiç ilgilenmiyordu. Keza, İran’ın geliştirmekte olduğu gücün düzeyinden endişe­liydi. Arap Baharı ve Esad’a karşı olan ayaklanma, bu denklemi değiştirmişti. Daha önceleri, Suriye ve İran, görece olarak eşit ülkelerdi. Şimdiyse, Esad, umutsuz bir şekilde İran’ın desteğini kazanmak istiyordu. Bu durum, Tahranın elini güçlendirdi; keza eğer İran Esad'ı kurtaracak olsaydı, Esad bu süreçten zayıflamış ve gözü korkmuş bir şekilde çıkardı ve İran’ın nüfuzu da bir anda artardı.

Ruslar da güçlenmiş bir İran olasılığından hoşlandılar. Öncelikle, Kafkasya’nın kuzeyinde Sünnilerle sava­şıyorlardı. Radikal Sünnilerin dünyanın her yerinde güçlenmesinden korktular; ancak özellikle Rusya’nın büyük ölçüde Sünnilerin egemenliğinde olan cumhuri­yetlerinde güçlenmesi onları daha da endişelendirdi. İkinci olarak, İran’ın nüfuz alanı, sadece Suudi Arabistan’ı tehdit etmekle kalmaz; aynı zamanda ABD’yi de Suudi Arabistan ve İsrail’i korumak için bölgede yeni­den bir angajman üstlenmek zorunda bırakırdı. Ruslar, 2001. yılından beri görece olarak bölgede rahat bir şe­kilde hareket ederlerken, Amerikalılar ise İslam dün­yasıyla kafayı bozmuşlardı. Dolayısıyla, ABD için stra­tejik bir kriz yaratılması, Moskova’nın amaçlarına da uygun düştü. Iran ile aralarında tampon bölge olarak Kafkas devletleri bulunan Ruslar ise, İranlılardan kork­muyorlardı. Dolayısıyla, Esad rejiminin desteklenme­sinde İran’ın safına katılmaya hazırlıklıydılar.

Buradaki sorun; Esad’ın kendi iradesini Suriye üzer­ine dayatamamasıydı. Devrilmedi; ancak bu süreçten zaferle de çıkamadı. Uzun süredir bir iç savaş yaşanı­yor ve İranlılar Aleviler arasında bir nüfuza sahip iken, yaşanan açmaz İran’ın Akdeniz’e dek uzanan nüfuz alanı rüyalarını zedeledi. Bu durum, Sünnilerin Irak’ta Şiiler karşısındaki direnişinin artmasıyla birlikte çift yönlü gerçeklik kazandı. Suriye’nin manevrası, Suri­ye’deki Sünni isyancıların net ve hızlı bir şekilde mağlup olmalarını gerektiriyordu. Ancak bu gerçekleşmedi ve Irak başbakanı Nuri el-Maliki’nin Şii rejiminin Sünnilere direnme yeteneği de artık garanti altında değil.

İranlıların Hevesleri Azalıyor

2009 yılında, Rusya ile gevşek biçimde İttifak yap­mış bir İran'ın Suudi Arabistan’ın kuzeyinde nüfuz ala­nına sahip olması son derece olasıydı. 2013 yılına ge­lindiğinde ise, bu bakış açısı paramparça oldu ve bununla birlikte Ahmedinejad’ın ve onun İran’daki müttefiklerinin daha cafcaflı olan stratejik vizyonu da yok oldu. Bu durum, İran’ın stratejik durumunun ve nükleer programının değerinin yeniden gözden geçiril­mesine yol açtı.

İran’ın nükleer silah sahibi olmaktansa, bu silaha sa­hip olmak için bir program yürütmeye daha fazla ilgi gösterdiği, Stratfor’un görüşüdür. Bir dizi nükleer sila­ha sahip olmak, İran açısından en kötü durum senaryosudur; keza karşı koyamayacağı boyutlarda İsrail ve­ya İran kaynaklı kitlesel saldırılara maruz kalabilir. Ancak bir nükleer silah geliştirebilmek için bir progra­ma sahip olmak, İranlılara güçlü bir müzakere kozu , .sağladı ve ABD ile İsrail’in dikkatlerini İran’ın genişle­yen nüfuz alanından başka yöne çevirmelerine yol aç­tı. Bence Ahmedinejad’ın umudu; bu nüfuz alanını sağ­lamak, Suudilerden ve Körfez İşbirliği Konseyi’nden yapacağı talepler için temel hazırlamak, nükleer prog­ramın ABD tarafından tanınması için pazarlık yapmak ve yeni bölgesel dengeye yönelik saygı kazanmaktı. Keza, ABD ile İsrail, İran’ın bombalarına kafayı takmış­ken, İranlılar daha konvansiyonel bir güç geliştirmek konusunda büyük atılımlarda bulunuyorlardı.

İran’ın bölgesel stratejisi darmadağınık halde ve nükleer programının tetiklediği uluslararası yaptırımlar, ciddi bir etki doğurmaya başladı. İran’da yaşanan ekonomik krizin yaptırımlardan kaynaklandığını veya küresel ekonomik kriz ile İran’ın kendi ekonomik za­yıflığının bir bileşkesi olduğunu belirleyecek yetide de­ğilim. Ancak son kertede yaptırımların İran ekonomi­sine çok zarar verdiği algısı, daha önceleri yararlı olan nükleer programı bir yükümlülük haline getirdi.

Amerika’nın Meydan Okuması

ABD’de İran rejimiyle başa çıkmak konusunda derin bir muhalefet söz konusu. Tıpkı İranlıların Şah'ı tahta çıkaran 1953 devrimine içerlemeleri gibi, Amerikalılar da Amerikan büyükelçiliğinin rehin alınması ve ardın­dan yaşanan esir krizini de hiçbir zaman unutmadılar. Şimdilerde ise, Obama’nın 1953 darbesi konusundaki nazik açıklamalarına karşılık olarak İran'ın esir krizine dair nasıl bir söylem geliştireceğini bekleyip görmekte fayda var. ABD, etinden geldiğince Orta Doğu'dan çekiliyor. Hiç kuşku yok ki, ABD, bölgede bir başka kara savaşıyla ilgilenmiyor. Bununla birlikte, bölgeye dair çı­karlarını da sıfırlamış sayılmaz ve bu çıkarlar arasında­ki başlıcası; Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırması muhte­mel bir bölgesel hegemonik gücün ortaya çıkmasını önlemek. ABD’nin Irak’ta öğrendiği bir diğer şey ise, Sünni ve Şiilere karşı eş zamanlı olarak mücadele et­menin, ABD’yi, büyük bir çaba sarf etmeksizin yene­meyeceği güçlere karşı bir çukura doğru ittiğidir. ABD’nin daimi bir savaş halinde olmaksızın İslam dün­yasını idare etmenin bir yolunu bulması gerekiyor. Bu­nun klasik çözümü; daha önceden mevcut gerilimler temelinde minimum bir güç eşliğinde var olan güçler dengesini sürdürmektir. Zayıflamış bir İran’ın Sünnilerle mücadelede desteğe ihtiyacı var. ABD, ne Sünnilerin ne de Şiilerin kazanmasını sağlamakla -bir di­ğer deyişle, yüzyıllardır süregiden statükoyu korumakla- ilgileniyor. Dolayısıyla, İran’ın kendi için­de parçalanması, Amerika’nın çıkarına değildir; çün­kü bu durum iç dengeyi bozar. Yaptırımlar İran’ın yükselişini engellemek anlamında etkiliyken, hâlihazırda İran’a istikrar getirmek son derece önemli.

İran, kendisini oldukça zor bir durumda buldu. Ülke içinde ABD ile anlaşmaya dair muhalefet oldukça güçlüydü. Ancak, Ahmedinejad’ın İran üzerinde stratejik ve ekonomik olarak bir felaket getirdiğine dair algı da aynı şekilde güçlüydü.

ABD, eğer nükleer program terk edilmezse bu yol­da ilerleyemez. Ruhani bunu anlıyor; ancak o da yaptırımların son bulmasını ve bunun karşılığında Batı­lı yatırımların İran’a geri dönmesini İstiyor. Mevcut koşullar altında bunlar yapılabilir şeyler. İran’ın Esad’a verdiği destek meselesi ise, gerçek anlamda sorun edilecek bir şey değil; ABD Suriye’deki bir devletin ra­dikal Sünniler tarafından yönetilmesini istemiyor. İran da aynı şekilde bunu istemiyor. Tahran, Suriye’nin Esad tarafından yönetilmesini istiyor; ancak şunun da farkında ki Suriye bu kart) oynadı ve kaybetti. Ortada­ki tercihler ise; bölünme, koalisyon veya savaş - ne İran ne de ABD, bunların herhangi birisi konusunda derin bir endişe içerisinde değiller.

Bir Çözümün Önündeki Tehditler

Potansiyel bir çözümün önünde iki tehdit bulunu­yor. Öncelikli tehdit; ülke içinden gelen. Her iki ülke­de de birbirileriyle konuşulması bile, kimileri için "ha­ince” görülebiliyor. İran’da ekonomik sorunlar ve büyüklük tükenmişliği, bir kapı aralıyor. ABD’de tam da şu anda savaş gibi bir seçenek mevzu ba­his değil. Ve bu durum, birkaç yıl önce hayal dahi edilemeyecek türden anlaşmalara yol açıyor.

İkinci bir tehdit ise, dış müdahale. Bu noktada akla İsrail geliyor; bununla birlikte İsrail açısından nükleer programın ortadan kaldırılması, kendi etkileriyle ger­çekleştirilmesi imkansız olan bir şeyin meydana gel­mesi anlamına geliyor. İsraillilerin iddiasına göre; İran’ın elindeki bomba, İsrail açısından varoluşsal bir tehdit demek. Ancak İsraillilerin elinde bu tehditle kendiliğinden başa çıkacak bir askeri güç yok; Ameri­kalıları da harekete geçmeleri konusunda zorlayamazlar. Bu; eğer İran’ın bombasından korkuyorlarsa elde edebilecekleri en iyi anlaşma. Her ne kadar İsrail’in İran’la olan bu müzakeredeki etkisi, Amerikan yöneti­mi karşısında bazı sınırlamalarla karşılaşacak olsa da, İsrail bu süreçte kendi ağırlığını koymak ve İran'ın ka­bul edebileceği türden bir tavize dair taleplerini öne sürmek için gayret edecektir.

Bu esnada Suudi Arabistan, Amerika-İran arasında bir anlaşma karşısında dehşete düşecek. İran’a karşı olan düşmanlık, ABD’yi Suudileri destekler pozisyona düşürdü. Ancak, ABD, şimdilerde petrolle coşmuş durumda ve Suudilerin bir uzlaşıyı engelleme girişim­leri pek de sıcak bir şekilde karşılanmayacak. Suudi Arabistan’ın Washington üzerindeki etkisi, Irak sava­şından beri ciddi anlamda azaldı.

Rusya’nın pozisyonu ise, çok daha ilginç olacak. Yü­zeysel bakıldığında, Ruslar, Suriye’de etkili oldular. An­cak bu etki, yüzeysel oldu sadece... Esad rejimi, bom­bardımana tutulmadı; ancak kötürüm halde kaldı. Ve Suriye krizi Rusların sevmediği bir gerçekliği ortaya çıkardı: Eğer Obama Suriye’ye saldırmaya karar ver­miş olsaydı, Rusların bu konuda yapabileceği başka hiçbir şey yoktu. Elleri zayıftı ve ellerindeki kozları mümkün olduğunca zekice oynamışlardı. Ancak, elleri yine de zayıf kalmıştı. Ruslar, ABD’nin İran’ın nüfuzu­nu azaltırken bir bataklığa gömülmelerinden memnun olurlardı; ancak böyle bir durum da gerçekleşmeye­cek ve Ruslar şunu anlıyorlar ki son kertede bunu gerçekleştirecek güçleri de yok. Suriye, onlar için tak­tik bir zafer. İran için ise, stratejik bir mağlubiyet.

İran ve Amerika’nın gerçeklikleri, bir anlaşma yapıl­ması yönündeki iddiaları güçlendiriyor. Her iki ülkenin de psikolojik durumu, dengede. Her ikisi de net bir şekilde direnç gösteriyor; ancak bu anlaşmayı engelle­yecek kadar güçlü veya hedefe yönelik değiller. Bu da; temkinlilikten ziyade hızla alakalı bir durum. Ancak, elbette, bu anlaşmanın kimse fark etmeksizin sağlan­ması mümkün değil. Ve burada birçok şey yanlış bir yöne gidebilir ve bunun sonucunda her şey tartışmalı bir hal alabilir. Ancak, İnanlıların ve Amerikalıların bu duruma bakış açıları ve olasılıklar çerçevesinde, bir şeylerin yaşanacağı tahmin edilebilir. “Sonraki Yüzyıl” başlıklı kitabımdaki iddiam şuydu; Uzun vadede İran ve ABD’nin çıkarları örtüşüyor ve gayri resmi bir ittifak, uzun vadede olasıdır. Henüz uzun vade olmadı ve bu yol engebeli olacak; ancak mantık burada yatıyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.