AKP-Gülen çatışması keskinleşecek

 

Ülkenin çok partili hayata geçtiği 1946 yılından bu yana bir yerel seçime bu denli gergin ve çatışmalı bir ortamda gidildiğine tanık olunmamıştı.

 

Bu gerginliği tek bir faktörle açıklamak mümkün değil.

 

2013’ün haziranında tüm ülkeye yayılan Gezi fenomeninin arka planında rol oynayan hemen bütün sınıfsal, toplumsal ve kültürel çelişkiler, seçimler öncesinde iktidar ve muhalefetteki parti siyasetlerini ve kampanyalarını etkileyerek varlığını hissettiriyor.

 

Gezi hadisesine neden olan öfke, seçimler öncesinde beklenmedik olaylar sayesinde de yüzeye çıkarak varlığını güçlü bir biçimde gösteriyor.

 

16 Haziran 2013’te İstanbul’da polis tarafından gaz bombası fişeğiyle başından vurulduktan sonra 269 gün kaldığı komadan çıkamayarak 15 yaşındayken ölen Berkin Elvan’ın 12 Mart’taki cenazesinin yüzbinlerce kişinin katıldığı bir muhalif gösteriye dönüşmesi buna bir örnektir.

 

Ancak, o cenazede iktidara yönelen öfkede, 17 Aralık’ta hükümetin dört bakanının istifasına neden olan yolsuzluk operasyonunun ve ardından hemen her gün bir yenisi kamuoyuyla paylaşılan telefon görüşmesi kayıtları sayesinde haberdar olunan yaygın yolsuzluk ve rüşvet vakalarının da büyük payı vardı.

 

Başbakan Erdoğan ve partisinin iktidarına yaşamsal tehdit oluşturan bu yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, imar yolsuzluğu, irtikap ve medyaya sansürle ilgili diyaloglardan böyle bir anda haberdar olmamızı AKP-Gülen Hareketi (Cemaat) çatışmasına borçluyuz.

 

AKP-Cemaat çatışması, Türkiye’deki seçim kampanyasının görülmedik ölçüde kırıcı ve gergin yaşanmasının bir numaralı güncel nedenidir.

 

Başbakan Erdoğan ve çevresi, yolsuzluk operasyonunun 17 Aralık’ta, seçime 3,5 ay kala başlamasının “zamanlamasını manidar bulduklarını” söylemiş, dolayısıyla bunun seçimde AKP oylarını aşağıya çekmeyi amaçlayan siyasi bir hamle olduğunu ima etmişti.

 

Erdoğan’ın reaksiyonu Cemaat’e karşı topyekun bir savaşa girmek oldu. Yolsuzluk soruşturmaları yargıya doğrudan müdahale edilerek önlendi; aynı zamanda yüzlerce savcı ve binlerce polis Cemaat’le bağlantılı oldukları şüphesiyle görevlerinden uzaklaştırıldı. Cemaat’in etkili olduğuna inanılan Özel Yetkili Mahkemeler kapatıldı.

 

Cemaate yönelik tasfiye operasyonlarının yargı, polis ve mülki idareden sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okulları da kapsayacağına dair haberler alınıyor.

 

İktidar çevrelerinden Cemaat’e karşı seçimlerin ardından yaygın tutuklama kampanyaları başlatılacağına dair duyumlar artıyor.

 

İktidarın yolsuzluklarıyla ilgili soruşturmalar, deliller ve ses kayıtları, Erdoğan ve çevresinin meşruiyetine tek çıkışı yargıda aklanmak olan ağır bir darbe indirdi.

 

Erdoğan da seçim kampanyası konuşmalarında Cemaat hakkındaki meşruiyet algısını aşağıya çekmek ve onları şeytanileştirmek için sistemli bir çaba içinde.

 

Erdoğan’ın demeç ve konuşmalarında cemaat hakkında sarf ettiği şu aşağıdaki ifadeler, kendisinin aynı zamanda bu gruba karşı beslediği muazzam öfke ve nefreti de yansıtıyor:

 

“Kan emici sülükler, vampirler, Haşhaşiler (11’nci yüzyıl İran’ında İsmaili tarikatının lideri Hasan Sabbah’ın fedaileri – Assasins), çete, örgüt, vatan hainleri, ahlaksızlar, Neo-Ergenekoncular (Darbe ortamı yaratmak isteyen yasadışı militarist oluşum iması), paralel yapı, sahte peygamber (Fethullah Gülen’e atfen), virüs ve Şia’dan beter olmak”.

 

Erdoğan’ın şimdi sövüp saydığı bu çevreyle, ortak muarızları askeri vesayete ve Kemalist laiklere karşı yakın geçmişe kadar ittifak halinde olması, tarihin bir şakası gibi.

 

Ne var ki bu ittifak asimetrik karakterdeydi. Türdeş olmayan iki yapı arasındaydı: Biri Anayasa ve yasalara karşı sorumlu olduğu varsayılan, seçilmiş bir siyasi parti (AKP) diğeri de yasayla bağlı olmayan bir İslami sosyo-politik hareket (Cemaat).

 

Dolayısıyla, aralarındaki mevcut çatışma da ittifakları gibi asimetrik. Taraflar birbirlerine karşı yek diğerinde mevcut olmayan farklı silahlar kullanıyor. Üstelik birinin silahına karşı ötekinin savunma tedbiri ya hiç yok, ya da çok zayıf. Dolayısıyla birbirlerine muazzam hasar verebiliyorlar.

 

Bundan çıkabilecek öngörü şu: Bu savaşın bir kazananı olmayacak. Bir tarafın kaybı, ötekisinin üstünlüğü anlamına gelmeyecek. İki taraf da kaybedecek ama bu kayıplar da kıyaslama kabul etmeyen, farklı niteliklerde olacaklar.

 

Bir kıyaslama belki iki tarafın da birbirlerini uğrattıkları meşruiyet kaybı açısından yapılabilir; ancak bu kayıpların da maliyeti farklı türden olacaktır.

 

Örneğin seçimler... Cemaat bir siyasi parti değil ve seçimlere katılmıyor. AKP’nin Cemaat’i seçimde yenilgiye uğratmak gibi bir kapasitesi yok ama seçimden sonra Cemaat’e karşı yasa dışı örgüt suçlamasıyla tutuklama kampanyaları başlatma kapasitesi var.

 

Buna karşılık yerel seçimde AKP’nin ülke genelindeki oyu belirgin biçimde düşerse, Erdoğan’ı iktidarı terke zorlayacak dinamiklerin tetiklenme ihtimali de belirecektir.

 

Erdoğan iktidarı bütün meşruiyetini seçimlerde aldığı oy oranına dayandırıyor, bütün gücünü sandıktan alıyor. Cemaat ise Erdoğan’ın güç aldığı bu seçmen tabanını artık arkasında durmadığını ona sandıkta göstermek için çalışıyor.

 

Cemaat’in Erdoğan’a karşı 30 Mart yerel seçimleri öncesinde sürdürdüğü ve ardından ağustosta yapılacak iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de izlemeye hazırlandığı mücadelenin ana ekseni işte bu; Erdoğan’ın sandıkta darbe yemesini sağlamak...

 

Cemaat çevresi iktidara azami miktarda oy ve belediye kaybettirmek amacıyla, küçük yerleşim birimlerine kadar yayılan toplumsal şebekesini seferber ederek erişebildiği kesimleri AKP’ye en yakın ikinci partiye oy vermeye çağırıyor.

 

Türkiye’de 30 Mart’a doğru her geçen gün bu mücadelenin daha da sertleştiğini görmek kimseyi şaşırtmamalı.

 

Bu bakımdan, Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler’in 17 Mart tarihli Milliyet’te yayımlanan sözleri yaşanabileceklerin habercisi niteliğindeydi:

 

“Karar mekanizmasından bunlara (Cemaat’i kastediyor) el çektirildi. Daha sonra da alta doğru tabii ki inilecek. (...) ‘İnlerinden bulup çıkaracağız’ denildi (Erdoğan’ın sözüne atıf). 30 Mart seçimlerinde milletimiz güçlü bir destek verirse, biz beka sorunu görüyoruz, aslanlar gibi tek başımıza bu mücadeleyi sürdüreceğiz. (...) İçişleri Bakanlığı suç duyurusu yaptı. Casusluk, yetkiyi kötüye kullanma, bilgileri sızdırma, kişilik haklarına saldırı. Bu operasyonu yapanlar teker teker yargı önüne çıkacak.”

 

Bu sözlerden, AKP’nin yerel seçimlerden kendince yeterli bir oy oranıyla çıkması halinde Cemaat’e karşı var gücüyle harekete geçeceğini anlıyoruz.

 

Ancak, 30 Mart’a kadar iktidara karşı yapılabilecek Cemaat kaynaklı yeni hamlelerin hükümet cenahında tedirginlik yarattığı, İşler’in şu sözlerinden anlaşılıyor:

 

“30 Mart kader seçim haline geldi. Özellikle bu yapı (Cemaat) için ölüm kalım meselesi haline geldi. Bu yüzden 30 Mart’a kadar ellerinden geleni yapacaklar. (...) Şu ortamda ben Türkiye’de birtakım olağanüstü hallerin olmasını, olayların yaşanmasını bekliyorum doğrusu. Olağanüstü ve özellikle de seçim sonucuna dönük.”

KADRİ GÜRSEL

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.