AKP ve OTORİTERYANİZM

ÜMIT KURT, CLARK ÜNIVERSITESI, ABD & OĞUZ DILEK, ZIRVE ÜNIVERSITESI, TÜRKIYE

ZAMAN

Otoriteryanizm demokratik çoğulculuk ile totaliter sistemlerin tekçiliği arasında kalan o muğlak alanda belirir. Ancak, sanılanın aksine, otoriter sistemler totaliter olanlardan daha net, demokrasilerden ise daha girift sınırlar ile ayrışır.

Siyasal egemenlik pek çok otoriter sistem örneğinde yurttaş desteğine dayanmaktadır, totaliter bir politik modeldeki gibi devletleştirilmiş ideolojiler yoktur, çoğu durumda otoriteryen liderler ‘müşfik vasilerdir,’ siyasaları ikna ve güç unsurunu kombine eden bir ihtivaya sahiptir ve de nadiren totaliter rejimlerin şiddet sarmalına batarlar.

Formel dokusuna göz atıldığında, otoriter politik çerçeve demokrasinin asgari müştereklerini tatmin edebilir mahiyettedir. Öte yandan, parlamento, siyasal partiler veya yargı sadece nominal bir değer taşır. Siyasal gücün nasıl edinildiği ve ne şekilde kullanıldığı hakkında bu kurumlar modern otoriter siyasal sistemlerde pek az fikir verecektir, çünkü güç daima enformel sosyal süreçler ile kazanılır ve tevzi edilir. Toplumsal işleyiş kurallarının, tıpkı otoriteryen sistemlerde olduğu gibi, gizil yapılar ve süreçler eliyle yönlendirildiği, demokratik kurumların bir dekor olmaktan öte var olmadığı bir siyasal model anca ‘kuvve’ olarak demokrasidir -fiili olarak değil. Totaliter rejimlerin çözülmesi göreli olarak kolaydır, çünkü sistemin temsiliyet ilkesini kabul ettiğini gösterecek hiçbir yapı inşa edilmemiştir. Oysa otoriter düzenler bu batıni karakteri hasebiyle kendisini gizleyecek kaynaklara sahiptir. Tıpkı Türk siyasal hayatında değişen onca şeyin yanında hiç değişmeyen otoriteryen süreklilik gibi, her otoriter düzen bir illüzyondur. Gerçekliğin görünmesini istediği kısmını görüldüğünden emin olana kadar büyük bir fanfara ile onlara sunar illüzyonist, tam da bu nedenle herkes gösterinin tamamını gördüğüne inanır, algısını daha da zorlamaz. Otoriteryanizm işte bu algı aralığının bittiği yerin ötesinde başlayan yapıdır.

Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar kitabının son bölümünde ‘Neden Türkiye’de liberal bir ideoloji yükselmedi?’ diye ‘ölümcül’ bir soru arar. Verdiği yanıt da aynı derecede ölümcül. Çünkü, der Keyder, siyasal erk ile o erki taşıyan arasında bir mesafe görmekten/bırakmaktan güçlü çıkarları olan bir sınıf (burjuvazi) bu ülkede hiç var olmadı. AKP’nin Osmanlı kozmopolitanizmi, civic muhafazakârlığı veya ekonomik İslami Püritenizmi bu döngüselliği bir zaman için kırar gibi göründü, ama sadece bir zaman için. AKP’nin, içinde liberal ilkeler de barındıran, bir demokrasi ideali ile sürdürdüğü kısa bahar da nihayete ermiş gibi görünüyor.

İktidarın demokrasinin kurumsal düzleminden bile uzaklaşmasının ayak izlerini biraz daha gerilere gidip mülahaza etmek olası. Onu destekleyen sol-liberal aydınlar arasında AKP, özellikle ‘merkez’in kadim siyasal projesi olan AB modernizasyon projesini sahiplenmesi/ivmelendirmesi ile, rejimin temel parametrelerini radikal olarak dönüştüreceğine dair bir kanaat yarattı. Bu aydınlar tarafından demokrasi ve özgürlüklerin genişlemesi adına kurulu düzenin aktörleriyle mücadele eden, yenilikçi ve demokratik bir parti olarak lanse edildi. Özellikle RP-FP-SP üçlemesinden özgül olarak farklı olduğuna, onları aştığına ve bu çizgiden radikal olarak koptuğuna dair söylemin bagajı sol-liberal aydınlar tarafından doldurulmaya çalışıldı. Bunun için, bütün ideolojik enstrümanlar ve söylemler seferber edildi. Ancak AKP’nin devletçi-milliyetçi blokla-cenahla olan ‘uyumlu’, tepkisel olmayan ve ‘ehlileştirici’ ilişkisi, gerek Şemdinli olayına ve 27 Nisan e-muhtırasına karşı aldığı pozisyonda gerekse türban ve anayasa tartışmalarında devletçi-milliyetçi cenahın tepkilerine kulak kabartması anlamında izdüşümlerini göstermişti. Şu anda ise Ergenekon’un milli orduya karşı bir kumpas olduğu partinin en yetkili ağızlarından biri tarafından beyan ediliyor.

Bugün AKP’nin giderek militer-milliyetçi söylemin karşı çıktığı AB projesini dışlamaya başladığını ve ‘müesses nizamın’ partisi olma yolunda emin adımlarla ilerlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Buradan hareketle, AKP’nin geleneksel siyasal ve ekonomik seçkinlerin ‘laik Atatürkçülük’ bayrağı altında oluşturduğu, sivil-askeri bürokratik kesimi de içine alan cephe ile tasfiye hedefli bir çatışmayı asla istemediği, kurulu düzene eklemlenme çabası içinde olduğu ve kurucu (devletçi-milliyetçi) elitlerin siyasi ve ekonomik ayrıcalıklarına sahip olmak istediğini vurgulayalım.

AKP’nin rücu ettiği otoriter ekseni temellendirecek ve de dillendirecek en az dört argüman Siyaset Bilim nazarından sunulabilir. Bunlardan birincisi, şiddet ögesini sık kullanmasa bile bu yönetimin meşru dili çoktan geliştirilmiştir otoriter rejimlerde. Çünkü, varsa bile, demokrasi ilkesi sayısal çoğunluğa hapsedilmiştir. Şiddeti ‘yeri gelince’ olağanlaştıran bu retoriğin arka planında süreğen biçimde dışarıda ve içeride düşman bulma psikozu vardır. Komplo teorisi hemen tamamen eleştirel/bilimsel çözümlemenin yerini alır. Makul olan her açıklama ‘delili’ de varmışçasına savlanır ve kabul görür. Değinildiği gibi, egemenler toplumsal muhalefeti, idealize edilen ve aslında var olmayan, bir ‘millet’ tasavvurunun dışında tutar. Yani ötekileştirme ve komplo teorileri otoriter siyasal sistemlerin en belirgin siyasal edimleri arasındadır. Gezi Parkı’nda siyasal söyleme bu retorik ‘Müslüman Mahallesi’ metaforu ile giriverdi, kızlı-erkekli evler tartışması ile devam etti ve ajan-cunta-küresel lobi üçlemesi ile güncellendi.

İkincisi, otoriter rejimler her şeye rağmen doğrudan şiddet yerine Foucault’nun ‘disiplin’ dediği metodu yeğler. Yurttaşlar, buna göre, devlet aygıtının istihbarat organlarınca aralıksız gözetlenir. Gözetlenen birey, evrimsel biyolojinin ilk kaidesidir, egemen davranış/düşünce biçimlerini benimsemeye kendisini zorlayacaktır, yani farklılıklarını ortadan kaldıracaktır. Böylece de ‘farkındalık’ terk edilecek, birey üzerinde oto-sansür mekanizması hüküm etmenin en önemli enstrümanı olacaktır. ‘Fişleme’ Türk siyasal geleneğindeki yerini AKP döneminde de aynen korumuş gibi görünmekte.

Üçüncüsü, otoriter siyasal sistemlerin hemen hiçbir örneğinde piyasada fiyatlar dekor olmaktan öteye geçmez, çünkü kaynakların yeniden bölüşülmesi muktedirlerin tekelindedir. Devlet ve kurulu düzeni destekleyen bireyler ve gruplar arasında imtiyazlı bir ekonomik bağ kurulmuştur. Böylesi bir rıza-ekonomik fayda takasına dayalı ‘network’e şüphesiz muhalif kesimlerin girişi sınırlanmıştır. Devlet ihalelerinin piyasa güçlerince değil, siyasal muhasebe ile dağıtılması iktidar sahiplerine bir ittifak sistemi yaratma imkânı verir. Aksi halde güç birliği kurmayacak gruplar, egemen grubun şemsiyesi altında birleşir ve rejime ‘müşteri’ ilişkisi ile bağlanır. Yeniden bölüşümde aslan payının kendi kaderini egemen partiye veya gruba endeksleyen bireylere/gruplara verilmesi hem toplumsal muhalefet alanını daraltır ve hem de egemen bloka iç siyasal zeminde daha geniş destek zemini kazandırır. İhale yasasının son 11 yılda 164 kez değişmesi, bu alanın hukuk ile düzenlenmediğini gösterir. Afişe ettiği diğer gerçeklik ise kaynak dağılımını yöneten mantalitenin değişen siyasal bağlaşıklık kompozisyonlarına nasıl yeniden ve yeniden adapte edildiği.

Son olarak, otoriter rejimler değişen ölçütlerde liderlik kültü yaratır. Yani siyasal egemenliğin kaynağı, demokrasilerdeki ‘değişken’ ve ‘koşullu’ seçmen desteği nosyonunun dışına çıkartılır. Değişik siyasal ajandalar arasında dönemsel seçimler yapan ve desteğini bir politika çizgisinden diğerine kendi özgül çıkarları uyarınca kaydırabilen yurttaş tipi kaybolur, onun yerini fetişistik bir lidere sadakat düsturu alır. Bu eleştirisiz biat kültürünün kaynakları arasında; liderin birtakım dünyevi olmayan hikmetlere sahip olduğu, eskatalojik bir şekilde ‘seçilmiş’ olduğu, içerideki ve dışarıdaki düşmanlar ile halk arasındaki yegane bariyer olduğu gibi vahametler vardır. Bu türden bir algı yönetimi ve imaj inşasının en birincil faydası, lidere dönemsel krizler karşısında güç kaybından koruyan jeneratör fonksiyonu vermesidir. Erdoğan için inşa edilen ‘büyük usta’ imgesi bu konuya verilecek en ikna edici örneklerden birisidir.

Buradaki problem bir hayal kırıklığı veya şaşkınlığın da ötesinde demokrat bir muhayyileye ürperti veren bir sorundur. Bugün Başbakan’ın takındığı Scmittian dil, Türkiye’yi otoriter hüküm etmenin militan-Baasçı bir yorumundan sivil-Baasçı bir başka yorumuna savurmakta. Sözün özü, Türkiye’de bir kez daha her şey hiçbir şeyi değiştirmemek için değişti gibi.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.