AKP nereye doğru gidiyor?


BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset yaparken modern yöntemleri kullandığını biliyoruz.

Düzenli olarak kamuoyunun nabzını tuttuğu, bir taneyle yetinmeyip farklı araştırma şirketlerinin araştırmalarını yakın çalışma arkadaşlarıyla düzenli olarak değerlendirdiği de biliniyor.
Bu nedenle, izlediği siyasi çizginin kendi oy tabanında bir karşılığı olduğuna hiç kuşku yok.
Mısır, Suriye gibi konularda da, Gezi Parkı, Barış Süreci gibi meselelerde de izlediği politikadan hiç ödün vermiyor olmasının nedeninin bu olduğunu düşünüyorum.
Araştırmalar oy kaybetmediğini gösteriyor, o da bu oy tabanını iyice sıkılaştırmak için bu konulara yüklendikçe yükleniyor, hatta üslubunu sertleştirmekte bir sakınca da görmüyor.
Ama bu durumun parti içinde ya da partiye kendisini yakın görenler nezdinde aynı sonucu vermiyor olabileceğinin bazı işaretleri var.
Askeri vesayetin geriletilmesi, darbe tehditlerinin ortadan kaldırılması, Ergenekon davası, barış süreci gibi konularda AKP’yi ve Erdoğan’ı destekleyen liberal çevrelerle yolları bir süre önce ayrılmıştı.
Son zamanlarda AKP’nin “doğal destekçisi” varsayılması lazım gelen çevrelerle de arasına bir tür kara kedi girmiş gibi duruyor.
Mesela Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın iki gündür Milliyet’te yayımlanan söyleşisinde bunun işaretleri var. Defne Samyeli’nin söyleşisinde Yalçıntaş, Erdoğan’ın, Mısır ve Suriye’de izlediği politikaları açıkça eleştiriyor.
Aynı şekilde Fethullah Gülen cemaati de bazen açık, bazen üstü örtülü biçimde Erdoğan’ı ve politikalarını eleştiriyor.
Suriye konusunda Cumhurbaşkanı ile aralarındaki görüş farklılığına da dün dikkat çekmiştim.
Dün Taraf gazetesinde Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Yüksel Taşkın ile yapılmış bir söyleşi yayımlandı.
Taşkın, Türk sağı ile ilgili çalışmaları da olan bir akademisyen. Şuna dikkat çekiyor:
“AKP yarattığı gerilimi soğutmazsa marjinalleşir. Çünkü sağduyulu hareket etmek isteyen diplomat, işadamı, bürokrat çevreleri ürkütmeye başladı. AKP’nin temsil ettiği çıkarlar, Müslüman Kardeşler çizgisini kaldırmaz. Merkez sağa dönmezse parti içi patlamalar yaşanır.”
Dr. Taşkın’ın sözünü ettiği rahatsızlıkları kendi çevremde, üç dönemdir AKP’ye “istikrar ve gelişme” gerekçesiyle oy verenlerde de görüyorum. Elbette, benim çevrem sosyal bilimsel açıdan genellemeler yapmaya elverecek kadar geniş değil ama böyle bir gelişmeyi gözlemleyebiliyorum.
Benzer sosyal gruplara mensup insanların, olaylar karşısında birbirlerinden bağımsız olarak benzer şekilde tutum alabileceklerini biliyoruz çünkü.
AKP Tüzüğü’nün gereği olarak, bu partide önümüzdeki seçimlerde bir tür altüst oluş da yaşanacak.
Eğer Başbakan, hayalindeki başkanlık sistemini, o da olmadı “partili Cumhurbaşkanlığı” düzenini gerçekleştirmeyi başaramaz ise bugün elle tutulabilir hale gelen fikir ayrılıklarının partide ayrışmalara yol açması da kaçınılmaz.
Siyasi ve ekonomik istikrarın bozulma belirtileri gösterdiği bir dönemde, bu ayrışma parti içindeki siyasi çatışmanın boyutlarını büyütebilir.
Bugün Başbakan Erdoğan’ın tartışılmaz otoritesi, parti içindeki önemli aktörlerin birbirleri ile açık bir makam mücadelesine girmesini önlüyor ama onun partiyi bırakıp Cumhurbaşkanlığı’na çıkma hevesi, bu çekişmenin altına odun atılması sonucunu da getirebilir.
Bilmiyorum, Başbakan’ın sıkı takip ettiği araştırmalar bu tür konuların da nabzını tutuyor mu?
Unutulmamalı ki Türkiye’de merkez sağ siyasetteki boşluğu dolduran parti AKP idi.
Bu boşluğu doldurmayı başarabildiği içindir ki geleneksel İslamcı bir partinin ulaşabildiğinden çok çok daha geniş bir oy tabanına sahip olabildi.
AKP ideolojisinde bir tür “İhvan” kayması, o oy tabanının yeni bir merkez sağ oluşum aramasına, o arayış ve talebin varlığı da yeni bir merkez sağ hareketin doğmasına yol açabilir.

İyi ki ‘düşünerek hareket eden’ başkaları var


BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, Siirt Günleri etkinliğinin kapanış töreninde bir konuşma yaptı ve şöyle dedi:
“Son 1 ay içinde, Fransa, Almanya, Yunanistan, Rusya, İngiltere, Malezya, Katar, İtalya, Pakistan, Hollanda, Danimarka, Endonezya liderleriyle, ayrıca BM Genel Sekreteri’yle telefon görüşmeleri yaparak, Suriye’deki durumun ciddiyetini ilettik ve derhal bir adım atılması gerektiğini kendilerine hatırlattık.”
Son bir aylık süreçte Türkiye’nin dış politikasının başarılı olup olmadığını görmek için ilginç bir bilgi bu.
Türkiye’nin Başbakanı, bu yukarıda saydığı ülkelerin liderleriyle bizzat görüşmüş, Suriye’ye acil müdahale edilmesini ve bu müdahalenin Esad rejimi devrilene kadar sürmesini ya da bunu hedeflemesi gerektiğini anlatmış.
Ama sonuç: Elde var sıfır!
Kimseyi ikna edememiş olmalı ki bugün Suriye konusunda “şahin” olan bir Türkiye var, bir de Suudi Arabistan, Katar!
Durum böyle olduğuna göre derin bir nefes alıp “Biz nerede hata yaptık” diye düşünmek gerekirdi.
Ama frenleri patlamış bir şekilde aynı politika sürdürülüyor, hatta giderek daha da şahinleşiyor.
Öyle görünüyor ki bugün Suriye bataklığının içine boğazımıza kadar batmadıysak, bunu kendi yöneticilerimize değil, başka ülkelerin yöneticilerinin düşünerek hareket etme alışkanlıklarına borçluyuz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.