Ağustos Sonrası Başkanlık mı, Yarı Başkanlık mı?

Türkiye, gergin ve kutuplaşmanın zirve yaptığı yerel seçimlerin sonuçları henüz tam olarak değerlendirilmeden yeni bir seçim sürecine girmiştir. Abdullah Gül’ün yerel seçimin hemen ardından yaptığı "zamanı geldi cumhurbaşkanlığı seçimlerini (adaylığı) Başbakan ile konuşacağız" şeklindeki açıklaması ilk işaret fişeği oldu ve cumhurbaşkanlığı seçimleri daha erken tartışılmaya başlandı. Bu açıklamadan çıkan net bir sonuç var: Gül yeniden aday olmak istiyor(du). Ancak bunun tek koşulu Başbakan’ın Köşk’e aday olmayı tercih etmemesidir.

Köşk seçimlerinin halk tarafından yapılacak olması Başbakan için en önemli motivasyon kaynağıdır. Zira 2007’de temeli atılan bu yolun devamı başkanlık, yarı-başkanlık gibi yeni bir sisteme evrilmeyi bünyesinde barındırıyor.

Bu zamana kadar Başbakan’dan henüz net bir açıklama gelmedi ama eldeki veriler, Tayyip Erdoğan’ın Köşk adaylığını istediğini gösteriyor. Özellikle "terleyen cunhurbaşkanı" ve "anayasal tüm yetkileri kullanırım" şeklindeki ifadeleri Başbakan’ın niyetinin göstergesi olarak okundu. Başbakan, Partisi ile yoğun bir istişare sürecine girmiş olsa da, bu istişareleri Köşk’e aday olup olmamadan ziyade, Köşk sonrası Hükümet ve AK Parti’nin geleceğine ilişkin nabız yoklamaları olarak değerlendirmek daha rasyonel olacaktır. Zira Köşk’te "terleyen bir cumhurbaşkanı" olacak ise başbakanlık koltuğunda "daha az terleyen" bir başbakan olması gerekiyor. Hem başbakanın hem cumhurbaşkanının terlemesi, koşturması demek, parlamenter sistemin doğasına zıttır. Böyle bir olasılıkta yol kazası kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda ister istemez yürütme organının omurgası yer değiştirecek ve ülke siyasi bir kaosun içine sürüklenecektir.

Başbakan, anayasal değişiklik yapılarak yarı-başkanlık sistemi kabul edilmese bile, halkın oylarıyla seçilen ilk cumhurbaşkanı olarak mevcut anayasa ile cumhurbaşkanına sunulan yetkilerin sınırlarını zorlayacağı algısını oluşturmaktadır. Çünkü 2007 yılı koşullarında yapılan anayasa değişikliği o günün koşullarında bir çözüm olarak görülmüş olsa da parlamenter sistemin özüyle bağdaşmamaktadır. Bu çözüm Köşk sakinini (kim olursa olsun) hükümete karşı çok daha güçlü hale getirmiştir. Artık konuya Başbakan’ın kendi kişiliğinden kaynaklanan bir özellik olarak bakmaktan ziyade, bir sistem sorunu olarak yaklaşmak daha gerçekçi olacaktır. Halkın en az %50’sinden fazlasının oyuyla cumhurbaşkanı seçilen bir kişi, kim olursa olsun mevcut Anayasa çerçevesinde halktan aldığı gücü kullanmak isteyecektir. Yeni cumhurbaşkanının kullanmak isteyeceği bu güç, kendisine mevcut Anayasa ile de jure verilmemiş olsa bile, halkın bu gücü de facto verdiği kabul edilecektir. Cumhurbaşkanı halktan aldığını düşündüğü bu güç ile mevcut Anayasayı zorlayacak ve dolaylı olarak icrai yetkileri kullanmak isteyecektir. O halde ne yapılması gerekir sorusuna cevap aramak daha doğrudur.

Ne yapılmalı, Nasıl yapılmalı?

Yapılması gereken iki seçenek var. Birincisi anayasa değişikliği yapılarak eskiye gidiş yani cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçilmesi ki, bunun için artık çok geç ve nerede ise mümkün değil. O zaman geriye tek bir seçenek kalıyor. Yani halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı ile yürütme arasındaki ilişkiyi düzenleyecek yeni bir anayasa değişikliği.

Eğer Köşk dolaylı olarak icracı olacak ise kullanacağı bu icrai "yetkiler" karşısında "sorumlu" olabilmesinin yollarını aramak gerekiyor. Bu tartışma ise Türkiye’yi yarı-başkanlık ya da başkanlık modellerinden birine götürmektedir. Bu gidiş nasıl yapılacak? Ne zaman yapılacak?

Nasıl yapılacak sorusunun cevabı iki kelimede gizli: Anayasa değişikliği. Yapılabilir mi, yapılacaksa 2015 genel seçimleri öncesi olabilir mi?

Meclis’te 2011 yılından bu yana sürdürülen anayasa değişikliği çalışmaları hüsranla sonuçlandı. Mevcut siyasi tabloda 4 partinin uzlaşması ile yeni bir anayasa yapması mümkün değil. Bu durumda AK Parti’nin böyle bir değişiklikte müracaat edeceği tek seçenek BDP/HDP bloğu. AK Parti’nin genel seçimler öncesi siyaseten farklı eleştirileri beraberinde getirecek bu yola başvurması beklenmemeli. Zira hem Meclis aritmetiğinde olası fire ihtimali (bu çalışmanın referanduma gitmesini sağlayacak 330 rakamına ulaşamaması riski) var hem de BDP/HDP’nin yarı-başkanlık ve başkanlık sistemine onay vermesi için taleplerinin neler olacağı tartışması AK Parti için siyasi riskler barındırmaktadır.

Bu durumda anayasa değişikliğinin 2015 genel seçimler sonrasına bırakılması en muhtemel senaryo olarak karşımıza çıkıyor. Son günlerde yeniden alevlenen dar bölge ya da daraltılmış bölge sistemi ile Hükümet’in tek başına anayasa değiştirecek Meclis aritmetiğine ulaşmayı hedeflediği görülmektedir.

Anayasa değişikliğinin 2015 sonrasına bırakılması ise iki soruyu beraberinde getiriyor: Birincisi Başbakan’ın Köşk’e çıkması durumunda genel seçimlere kadar mevcut anayasanın sınırları çerçevesinde hareket edip etmeyeceği, ikincisi ise çoğulcu ve katılımcı bir anayasa değişikliği mi yapılacak, yoksa AK Parti olası genel seçim zaferinden sonra tek başına bir anayasa değişikliğine mi gidecek sorularının tartışılması gerekmektedir.

İlk soruya verilecek cevap biraz da Başbakan’ın yukarıda belirtilen ifadelerinde gizli. Yani Başbakan Köşk’e çıktığında anayasa değişikliğini beklemeden mevcut anayasal sınırları zorlayacaktır. Burada Başbakan için en büyük handikap partisi ile ilişkisinin nasıl dizayn edileceğidir. Başbakan bu bağın kopmasına izin vermez. Ama mevcut anayasa, cumhurbaşkanının partisi ile ilişkisinin kesilmesine amir hüküm içeriyor. Bu amir hüküm yeni seçilecek başbakan ile çatışma riskini taşımakta ve 2015’e kadar nasıl bir başbakan sorularının sorulmasına neden olmaktadır. Bu çatışma riski az bir ihtimal de olsa AK Parti içinde hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına neden olabilir. Köşk’e çıkan Erdoğan, Hükümet ile ilişkilerini mevcut anayasanın sınırlarını zorlayarak kendi istediği şekle büründürebilir ama Parti ile olan ilişkisinde Anayasa çok açık bir düzenleme içeriyor. Bu açık düzenlemeye karşı oluşturulacak fiili durumlar hiç beklenmedik tepkilerin doğmasına neden olabilir. Dolayısıyla Başbakan’ın Köşk’e çıkması durumunda Ağustos 2014-Haziran 2015 dönemi AK Parti için hem tehdit hem fırsatlar içermektedir. Aşırı zorlama beraberinde beklenmedik sonuçlar doğurabilir.

İkinci sorunun yanıtı ise 2015 gelen seçimlerinde ortaya çıkacak tabloya göre şekillenecektir. Eğer AK Parti seçim bölgelerinde istediği değişiklikleri yapıp anayasayı tek başına değiştirecek bir Meclis aritmetiğine ulaşırsa, diğer partilerin itirazlarına rağmen başkanlık ya da yarı-başkanlık sisteminin değişmesi için düğmeye basacaktır. Referanduma gitmeden Meclis’te kabul edilir ya da refeandumda halk tarafından onaylanırsa Türkiye akıbeti meşkuk yeni bir döneme girecektir. Getirilmesi hedeflenen yeni sistem gerçekten Türk siyasi hayatına nasıl bir yön verecek, uzun soluklu olacak mı gibi soruların cevabını bugünden vermek mümkün değil.

Yeni bir siyasi atmosfer ve yeni bir siyasi kültüre evrilecek olan bu süreç, geleceğin Türkiye’sine nasıl bir damga vuracaktır? Bu sorunun cevabı yapılacak olan anayasa değişikliğinin içeriğinde gizlidir. Anayasa değişikliğinde tüm denetim ve kontrol mekanizmaları ile bir başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemi mi gelecek yoksa Ortadoğu’ya özgü melez bir sistem mi doğacak hep beraber bekleyip görmeliyiz.

Yoksa çok küçük bir ihtimal de olsa, yeniden cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçildiği eski düzene geri dönmek mi ideal çözüm olacak?

Not: Bu yazıda Başbakan’ın Köşk’e çıkması ihtimali üzerinden bir gelecek senaryosu tayin edilmiştir.

Prof. Dr. Mehmet Özcan

http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-mehmet-ozcan/agustos-sonrasi-baskanlik-mi-yari-baskanlik-mi/

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.