40 senedir uyuyan hücreler 15 Temmuz'da neden uyandı?

 15 Temmuz kazananı millet iradesi olan ağır bir sınavdı. Bu sınavın benzerlerini 1622’de, 1808’de, 1876’da ve 1960’da da görmüştük. Eski sınavlardan pek başarıyla çıktığımız söylenemez. Çünkü bilhassa askeri reform çalışmalarından memnun olmayan darbecilerin isyanı neticesinde yeni ve etkin bir ordu kurmak isteyen ömrünün baharındaki Genç Osman’ı, artık işlemez hale gelen sistemi ıslah etmek isteyen III. Selim’i, donanmayı baştan sona yenileyip ayağa kaldıran Sultan Abdulaziz’i ve ülkeyi refaha kavuşturma davasının sembol ismi Menderes’i cuntacıların elinden kurtaramamıştı millet. Arkalarından çok gözyaşı dökmüş ama kurtaramamış, kurtarmaya teşebbüs dahi edememişti. 2016’da ise cuntacıların elinden ülkenin kendi seçtiği liderini kurtarmakla kalmadı, darbecileri de neredeyse bizzat derdest etti.

Millet yaşayan bir organizma, dünü bugününde elbette etkili ama kesinlikle dünün aynısı değil. Askeri devlet gören “ordu milletlerin en eskisi” bu defa görünümü asker olanlar “dur!” dediğinde “sen dur!” dedi ve sözü yerde kalmadı. Bu başlı başına muazzam bir sosyolojik dönüşümdür. Üzerine önümüzdeki senelerde çokça çalışılacak, tezler hazırlanacaktır.

Bu sınavdan bütün stratejik organlarına gizli yol haritasına sahip bir terör örgütü sızmış olan devletin başarıyla çıktığını söylemek mümkün değil. 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin cesareti ve durumu kontrol altına alma gayreti elbette çok belirleyicidir. Buna ülkedeki tüm siyasilerin darbe karşıtı net tutumunu da eklemeliyiz. Bununla birlikte FETÖ’nün devlet içindeki 40 yıla yayılan ilerleyişinde devlet idaresinde bulunan bürokratların ve siyasilerin sorumluluğunu hatırlatmaya hacet olmasa gerek. Bunun bilincinde olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu hain örgütün gerçek yüzünü önceden ortaya dökememenin üzüntüsü içindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize, hem milletimize verecek hesap olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin” diye tarihe not düşme gereği hissetti. FETÖ’nun çok başarılı olduğu kimliğini gizleme- kariyerinde ilerleme yönteminin devlet yetkililerinin tehlikeyi tespitini ve izalesini zorlaştırdığı muhakkak. Bu aşikar zorluğa rağmen bu süreçte her kademeden pek çok “uyanık” vatan evladı –dönemine göre ağır bedeller ödeyerek- bu tehlikeye ve büyüklüğüne dikkat çektiler. Kimisi kitap yazdı kimisi bağlı olduğu kurumlar için raporlar hazırladı, bazıları soruşturmalar açtı. Onların bir kısmının hapse atıldığını, belki de daha şanslı(?) olanlarının da itibar suikastlarına uğradığına şahitlik ettik. Korumak istedikleri devletin mekanizmaları kullanılarak bulundukları yerlerden tasfiye edilen bu uyanık vatan evlatlarının bireysel trajedileri çokları için haber değeri bile taşımadı.

15 Temmuz bir kabustu, Türkiye o kabustan uyanamayabilirdi ama çok şükür uyandı. Şimdi tekrar benzer kabuslar görmemek için tedbirler almakla meşgul. Peki, bu kabusu neden gördük? 40 senedir uyuyan hücreler niçin 15 Temmuz gecesi uyandı? Burada İzmir’deki askeri soruşturma yahut tasfiye beklenen YAŞ gibi zamanlamanın ince ayarına dair nedenlerden bahsetmiyorum. Daha esasa dair bir zamanlama kastım. Bence asıl mesele tamda burada. Meselenin niçinini sadece içerde aramak Türkiye’nin hacmini ıskalamak olur. Aslında yazmak niyetinde değildim ama geçenlerde bir tv programında Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ paşa kamuoyuyla “kısmen” paylaşınca konuyu açmak gerektiğine kanaat getirdim. İlker Paşa darbecilerin ve onları yöneten üst aklın niyetini, “Bunların temel hedefi Türk ordusunu güçten düşürmek, dibe vurdurmaktır. Bunun nedenini de Suriye meselesinde, sınırların yeniden çizilmesinde aramak gerekir” şeklinde ifade etti. Ben de aynı kanaatteyim.

Suriye iç savaşının karşımıza çıkardığı ve pek lehimize görünmeyen bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu nahoş tablonun bizim açımızdan en tahammül edilemez bölümü ise Suriye sınırımızın büyük bölümüne paralel inşa edilen PYD/PKK devleti. IŞİD’in iç savaş ortamında hormonlu büyümesi ve bütün dünyayı ürküten yapısı Batılı ülkeleri bu yeni ve mobilize tehdide karşı görece “masrafsız”, söz dinleyen, silahlı ve yerel bir müttefik arayışına itti. Bu da iç savaşın başlarında diğer Suriyeli Kürt hareketleri tasfiye ederek tekel oluşturan PYD/PKK için bulunmaz bir fırsat oldu. Destekledikleri ana aktörler farklı olsa da ABD öncülüğündeki Batı blokuyla Rusya-İran bloku Türkiye sınırındaki tampon bir IŞİD karşıtı devletin kurulması konusunda mutabakata varmış görünüyor. Bununla birlikte bütün Suriye sınırımızı kapatacak olan, 900 kilometre uzunluğundaki bir PYD/PKK devletinin milli güvenliğimiz bakımından kabul edilemezliği ortadadır. Büyük güçlerin ve bölgesel güçlerin mutabakatına rağmen Türkiye’nin siyasi iradesi uyarınca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PYD bölgesine askeri müdahalesi bu milli güvenlik riskini bertaraf edecek seçenek olarak uzun süredir masadaydı. İktidarın bu seçeneği desteklediği, ordunun da bu yönde hazırlıklarının olduğu yaygın bir kanaatti. Bu yaygın kanaatin hakikatte de var olduğunu düşünmemizi güçlendirecek pek çok intibaya ve bilgiye iki yenisi daha eklendi. Birincisi, İstanbul’da bulunan, darbede etkin rol alan 2. Zırhlı Tugay’ın Komutanı olan ve tutuklanan Tuğgeneral Özkan Aydoğdu’nun gazetelere yansıyan polis ifadesi. İfadesinde Aydoğdu, “13 Temmuz Çarşamba günü Kahramanmaraş’taki 5’inci Zırhlı Tugay Komutanlığı’nda Tugay Komutan Yardımcısı Albay Uzay Şahin tugayıma geldi. Tugayımın Suriye’deki planları ile ilgili hazırlıklarımız vardı. Onun tugayına konuşlanacaktım. Onunla ilgili konuları konuşacağımız için geldiğini düşündüm” diyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınıra yakın bölgelere askeri yığınağının, bir plan çerçevesinde “tugay nakli” seviyesinde olduğunu anlıyoruz. İkincisi ise iç savaşın en başından beri konuyla ilgilenen biri olarak yakından takip ettiğim Suriye Türkmenlerine dair. ABD öncülüğündeki ortak operasyon odası ve eğit-donat işinden Türkiye’nin istediği sonuçları yeterince aldığı söylenemez. Hatta süreç uzadıkça Türkiye’nin menfaatlerinin daha da ötelendiği bir hale bürünmüştü. Sahada fedakarca ve Türkiye’den başka kimseye yönelmeden ayakta kalmaya çalışan bazı Türkmen dostlarımızın belirttiğine göre darbe teşebbüsünden birkaç gün önce bazı devlet yetkilileri kendilerine Türkmenlerden müteşekkil yeni, büyük ve imkanları geniş bir yapılanma için adım atılacağını, hazırlanmalarını belirtmişler. Bu gelişmeler gösteriyor ki; Türkiye milli menfaatleri doğrultusunda, milli bir kararla Suriye’nin kuzeyini emniyetli hale getirmek için çalışmalarını hızlandırmış durumdaydı. Çatışma bölgesinde Türkiye’ye gönülden bağlı soydaş grupları TSK marifetiyle eğitip, donatarak yerel bir müttefik güç inşa etmeye –en azından- niyetlenmiş, askeri birlikleri de bu kapsamda savaş bölgesine yakın lokasyonlara kaydırmayı planlamıştı. Eğit-donatın hazırlık ve gerçekleşme safhasının, öncekiler baz alındığında, 3 ay civarında olacağı düşünülürse sonbahar sonunda yerel müttefikimiz Türkmenler “bir güç” olarak sahada olabilirdi. İşte tam bu safhada düğmeye basıldı ve 40 senedir uyuyan ordu içi hücreler harekete geçirildi, darbeye teşebbüs edildi. Düğmeye basanlar için darbeciler başarılı da olsa başarısız da olsa kendileri kazanan taraf olacaktı. Cunta başarılı olsaydı zaten liderleri ABD’de ikamet eden FETÖ kendisine çizilen sınırlar içerisinde kalacaktı. Başarısız olduklarında ise Türkiye’nin bu travmayı atlatması için doğal olarak içe dönmesi, lüzumlu tedbirler için bütün kurumların mesaisini içeride harcaması gerekecekti. İkincisi oldu. Bir cuntanın Türkiye’nin kaderine el koyması önlendi ama milli güvenliğimiz için çok mühim olan Suriye’de kurulan PKK devletine engel olma planı büyük darbe yedi. Elbette Türkiye önümüzdeki süreçte toparlanmaya, bir daha 15 Temmuz’a benzer kabuslar görmemeye çalışacak. Çalışmaktan başka çaremiz de yok esasen.

Ama mesaimizin kahir ekseriyetini içeriye yöneltme zorunluluğumuz sınırımızın hemen dibinde inşa edilen terör devletine Orta Doğu’da an itibarıyla geçerli olan “dille” mukabelede bulunmamızı çok zorlaştırdı. Bu zorluğun üstesinden gelmek için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin büyük bir hızla FETÖ’den arındırılmasının devamı, bu yapılırken Türk ordusunun kurumsal, duygusal hassasiyetlerinin gözetilmesi, moralinin olabildiğince yüksek tutulmasına çalışılması gerekiyor. Millet iradesinin seçtiklerinin kesin olarak emrinde ama muhakkak surette güçlü bir Türk Silahlı Kuvvetleri’ne muhtacız. Orta Doğu’da bu ikisinden birini seçme lüksüne sahip değiliz. Ancak bu ikisi bir arada olduğu müddetçe bölgede ve dünyada menfaatlerimize uygun pozisyon alabiliriz.

HÜSEYİN RAŞİT YILMAZ
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.