23. Yıldönümünde Hocalı Soykırımı ve Ortak Diaspora Gerekliliği-Doç. Dr. Kürşad Zorlu

19. yüzyılın ikinci yarısında temelleri atılmış olsa da Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki kaotik durumun 1980’li yıllarda soğuk savaşın izlerini kaybettirmesiyle şekillendiği söylenebilir. Bu kapsamda Sovyetler sonrasında Azerbaycan ve Ermenistan dış politikasında farklı öncelikler dikkat çekmektedir. Ermenistan’ın sürdürdüğü dış politikaya bakıldığında ABD ile yakın, Rusya ile olabildiğince entegre ve temelde Türkiye karşıtlığını ön plana çıkaran hırçın-çatışmacı bir dış politika sergilediği; Azerbaycan’ın ise genel olarak dengeli bir dış politika sürdürürken dönemsel olarak ABD, Rusya ve Türkiye ile ilişkilere odaklandığı görülmektedir.

 

Bununla birlikte Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan genç devletlerin ekonomik gelişme açısından en önemli hedefi Batı’dan gelebilecek kredi ve diğer imkanların harekete geçirilerek doğal kaynakların işlenmesi, yenileşmenin sağlanması ve dünyaya entegre olunmasıydı. Bu çerçevede her ülke jeopolitik ve stratejik açıdan “en önemli” olduğunu ileri sürüyordu zamanla bu ülkelerin bir kısmı (Azerbaycan bunlardan birisi) uluslararası sistemde belirli başarılar sağlarken bir kısmı küresel ve bölgesel mücadelelerin daha fazla etkisinde kalıyordu. Bu durum tarihi süreç içerisinde Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin Sovyetler Birliği’nin kuruluş, genişleme ve dağılma süreciyle ilişkilendirilmesini mümkün kılıyordu.

 

Nitekim Nursultan Nazarbayev 17 Ağustos 1991’de Bağımsız Devlet Topluluğu’nun istikrarı için Gorbaçov’a başvuruda bulunarak şöyle diyordu, “Azerbaycan Ermenistan arasındaki kanlı çatışma 4 yıldır sürmektedir. Bu problem kuvvet kullanma yöntemiyle çözülemez. Maalesef sadece diplomasi yolu kalmıştır. SSCB silahlı kuvvetlerinin oradaki bazı hizmetlerinin gereksiz olduğu kanaatindeyiz.” Nazarbayev’in o dönem bahsettiği kuvvetlerin 1989-1992 yılları arasında Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik haksız saldırılarında kullanıldığı farklı kaynaklarca teyit edilebilir. Nazarbayev ayrıca aynı belgede “ara agayın” (ara bulucu) olmayı da teklif ediyordu. Ancak o sıralar Rus yöneticilerin önceliği Rusya Federasyonu’nun sınırları ve toprak bütünlüğünün sağlanmasıydı.

 

Tarihi süreç içerisinde Ermenistan’ın bir proje devleti olarak Rusya ve diğer bazı ülkelerce kullanılması Azerbaycan ve Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı bu coğrafyadaki stratejik-jeopolitik güç dengesini değiştirmek ve kontrol etmek düşüncesiyle ilişkilendirilebilir. Ermenilerin 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren “Büyük Ermenistan” projesinin gerçekleşeceğine inanması ve bu amaç için ayrılıkçı hareketlere yönelmesi meydana gelen olayların en önemli motivasyon zeminidir. Bugün artık Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ile Dağlık Karabağ probleminin birbirinden ayrılması imkansız hale gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında olmazsa olmazlar ve asgari koşullar bir yana konularak her iki konuda verilecek taviz ya da atılacak yanlış adımlar diğerini bütünüyle etkileyecektir.

 

Aslında ortada karşılıklı bir toprak problemi yoktur. Ermenistan’ın kendi tarihsel dayanakları ile şekillendirdiği mümkün olmayan istekler vardır. Bu süreçte toprak talep eden Ermenistan topraklarında çıkılmasını isteyen ise Azerbaycan ve onunla birlikte hareket eden Türkiye’dir.

 

Sözde Soykırım İddiaları

 

Dağlık Karabağ ve Hocalı meselesi sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ile ayrılmaz bir bütün teşkil ettiğine göre Ermenistan ve diasporanın sözde iddiaları hakkında şu 4 temel hususu irdelemek gerekir:

 

Birincisi; Ermenilerin  “soykırım” ile özdeşleştirdiği 24 Nisan 1915 tarihi,  “tehcir”  olarak ifade edilen “Sevk ve İskan Kanunu” ndan önceki bir tarihtir. Savaşın giderek yoğunlaştığı o tarihlerde cephe gerisini güvenli kılmak için Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı’na bir yazı göndermiş ve kışkırtıcı Ermeni örgütlerinin kapatılmasını istemiştir. Bunun üzerine 345 Ermeni komiteci tutuklanmıştır.

 

İkincisi;  “soykırım” etnik veya dini bir grubu, grup olarak tamamen ya da kısmen imha etmek maksadıyla işlenen fiillerdir. Tehcir ise insanların devlet eliyle göç ettirilmesidir. Oysa o dönem çıkarılan kanun  “Sevk ve İskan” kanunudur. Üstelik 1 Haziran 1915 tarihinde çıkarılan 3 maddelik bu kanun birebir Ermenilerle ilgili değil, savaşın seyrini olumsuz etkileyebilecek, asayişi bozacak tüm organize çabalara yöneliktir. Böylelikle bir kısım Ermeniler de özellikle Ruslarla olan iş birliği ve çıkardıkları isyanlarla bu kanunun rahatlıkla kapsamı içerisinde yer almışlardır.

 

Üçüncüsü; savaşın giderek yoğunlaştığı günlerde çoğunlukla Suriye ve Şam bölgesine doğru gerçekleşen sevk ve iskan sırasında karşılıklı olmak kaydıyla üzücü hadiselerin yaşandığı inkar edilemez. Bu hadiseler farklı cephelerde savaşılan ve ulaşım imkanlarının son derece kısıtlı olduğu o dönemin koşulları dikkate alınarak irdelenmelidir.

 

Dördüncüsü; söz konusu süreçte sevk edilenlerin önemli bir kısmının kayıtları mevcut olup, belirtilen işlemler sırasında meydana gelen ölümler sebebiyle 500’den fazla kişi tutuklanmış ve 200 kişi idam cezasına çarptırılmıştır. Ayrıca sevk ve iskana tabi tutulanlar belirlenirken, savaş ortamında düşmanla birlik olan ya da asayiş ve güvenliği sekteye uğratan kişi ve kuruluşlarla bu olayların içinde yer almayan Ermeni vatandaşlar birbirinden ayrı tutulmuştur.

 

Kendi Başbakanlarının İtirafı

 

Sözde soykırım iddialarının dayandırıldığı tarihlerde düşmanla olan irtibatını ve nasıl kullanıldıklarını açık bir biçimde ortaya koyan itiraflardan birisi de 1918 yılında kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni’ye aittir. Kaçaznuni’nin verdiği buna benzer bilgiler Ermeni iddialarını o kadar çürütmektedir ki, “Taşnatsutyun’un Artık Yapacağı Bir Şey Yok” adını taşıyan raporu, bugün Ermenistan’da yasaktır. Avrupa ve ABD’de kütüphane kataloglarında ismi bulunmasına karşın kitabın kendisi imha edilmiştir. Kitabın bir kopyasını Mehmet Perinçek Türkçe’ye çevirtmiştir. Bolşeviklerin Ermenistan’da iktidarı ele geçirmesiyle görevden alınan Kaçaznuni 1923 yılında konuşmacı olarak sunduğu raporda şunları dile getirmektedir "Ruslar bize kalleşçe davrandı. Arkasından Fransızlar, İngilizler ve Amerikalılar da aynısını yaptılar. Öyle Bir duruma düştük ki isteyen herkes bizi kolayca kullandı. Atlattı, ihanet etti. Sadakatimiz ve yardımlarımız karşılığında Çar hükümetinin Ermenistan’ın bağımsızlığını armağan edeceğine emindik. Gerçeği anlayamadık ve hayale kapıldık. 1915 yaz sonbaharında Ermeniler zorunlu göçe tabi tutuldu. Kitlesel sürgünler gerçekleştirildi. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün onların pişmanlık duymalarını gerektirecek bir durum yoktur.” Bununla birlikte 1918-1920 yılları arasında Ermenilerin Türklere karşı gerçekleştirdikleri katliamlarda yaşanan kayıpları kendi tarihçileri de ortaya koymaktadır. Bunlardan birisi, A.A.Lokayan, Taşnaksütyun partisinin 30 aylık iktidarı boyunca Kafkasya’da yaşayan Türklerin %60’nın öldürüldüğünü ifade etmektedir.

 

Dağlık Karabağ Problemi…

 

Karabağ’ın yüzölçümü 20 bin km2 iken Dağlık Karabağ’ın yüzölçümü 4 bin km2’dir. Bugün her ne kadar Ermenistan’ın işgali altında gözükse de 1822 yılından bu tarafa Karabağ üzerinde etkisini sürdüren Ruslardır. Dolayısıyla asıl işgalcinin o dönemki Ruslar olduğu ileri sürülebilir. Ruslar Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ ve çevresini Ermenilere verme taahhüdü ile onları hem kullanmak hem de Azerbaycan’ı kontrol altında tutmak istemişlerdir. Zira Azerbaycan ile Anadolu Türklüğünü, İran ve Kafkas Türklerini birbirinden ayrı tutmak için Karabağ’ın Ermenilere bırakılması en önemli yol olarak görülmüştür. Ruslar işgal sonrası Gülistan ve Türkmençay anlaşmaları ile bugünkü Ermenistan’ın kurulmasına öncülük etmişlerdir. Tarihsel süreç içerisinde Ermenilerin Karabağ’da nüfusun çoğunluğunu oluşturduğuna dair ciddi kanıtlara rastlanmamaktadır. Aksine Karabağ’ın Türklerin kontrolünde ve yönetiminde olduğuna yönelik ciddi bulgular vardır. Öteden beri bölgedeki etnik oluşumların Türk ve İrani özellikler içerdiğini belirtmekte fayda vardır. Hatta Ermeniler 1978 yılında Karabağ’a göçlerinin 150. yılı vesilesiyle çeşitli etkinlikler düzenlemiş ancak bu durum Ermenilerin 1828 yılında İran’dan yaptığı göçü ve dolayısıyla oradaki demografik dağılım hakkında bilgiler verdiği için söz konusu etkinlikler çerçevesinde yapılan anıt ortadan kaldırılmıştır. 1923 yılında Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin oluşturulmasının ardından zaman içerisinde Ermeniler çoğunluğu elde etmiş ve nihayet Gorbaçov’un işbaşına gelmesiyle Moskova-Ermenistan hattında terör odaklı bir işbirliği meydana gelmiştir. Böylelikle 1988 yılında silahlı savaşa dönüşen saldırılar 1993 yılına kadar Dağlık Karabağ ve çevresindeki 7 vilayetin işgali ile sonuçlanmıştır.

 

Hocalı’da Ne Oldu?

 

Hocalı şehri daha öncede Ermeni saldırılarına maruz kalmıştır. 1905-1907, 1917-1918 yıllarında şehir talan edilse de varlığını devam ettirmeyi başarmıştır. 1991 yılında ise 12 bin nüfusu olan Hocalı, bölgenin en stratejik havaalanına sahiptir. Daha sonra Hocalı kurganlarında yapılan kazılarda bulunan eserler ve defin işlemlerinin Orta Asya, İran, Türkiye gibi ülkelerin adetlerine benzediği ortaya çıkarılmıştır. Ancak Dağlık Karabağ bölgesinin ele geçirilmesi ve korku yaymak suretiye psikolojik üstünlüğün ele alınması için Hocalı kasabası büyük önem taşımaktadır. O dönem Hocalı’daki savcı devlet yöneticilerine bir mektup göndererek “…bütün hadiseler Hocalı’nın üstündedir. Burası giderse Dağlık Karabağ Ermenilerindir. Hocalı Azerbaycan’ın tarihini belirler demiştir.” Bu amaçla Hankendi şehrini işgal eden Ermeni kuvvetleri Karabağ’ın hakimiyetini ele geçirmek için Hocalı’ya yöneldiler. Kasabanın diğer bölgelerle irtibatını koparan Ermeniler savunma gücü iyice düşen Azerbaycan askerlerine 25 Şubatı gecesi Ermenistan silahlı güçleri, Dağlık Karabağ Ermeni bölükleri, 366. Rus askeri alayı tüm güçleri ile saldırıya geçtiler. 26 Şubat’taki kanlı saldırılarda 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere 613 kişi hayatını kaybetti. Yüzlerce kişi esir alındı. Ertesi gün dünyanın çeşitli ülkelerinde vahşetin fotoğraf ve görüntüleri yayınlandı. Bölgeye olaylardan hemen sonrasında ulaşan muhabirlerin ifadesiyle “kafa derisi soyulmuş, tırnakları sökülmüş, kulakları kesilmiş kişilerin olduğu” bilgisi paylaşıldı. Tarihler 26 Şubat 1992’yi gösterdiğinde Türk dünyasının yürek sızısı ‘Hocalı Soykırımı’ ortaya çıkmıştı. Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyetinin ve 7 rayonun işgali başka bir insanlık dramını da beraberinde getiriyordu. Azerbaycan topraklarının % 20’si işgal edilmiş ve bu merkezlerden göçe zorlanan 1 milyondan fazla insan Azerbaycan’ın çeşitli vilayetlerinden oldukça zor koşullarda yaşamaya mecbur bırakılmıştı. Bugün o insanların sosyo-kültürel ve ekonomik problemleri yaklaşık 30 milyar dolarlık bir kayıpla ifade edilmektedir.

 

Türkiye’nin Temel Yaklaşımı

 

 “Hocalı” meselesi Azerbaycan kadar Türkiye’deki önemli bir kesim için de büyük önem taşımaktadır. Her yıl katliamın yıldönümünde çok sayıda bilimsel etkinlik gerçekleştirilmektedir. Bu durum Hocalı meselesinin sözde Ermeni soykırımı iddiaları ile belli bir bütünlük içerisinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Türkiye’nin dış politika yaklaşımı ise “konuyu tarihçiler tartışmalı, parlamentolar karar almamalı” yönündedir. Bu sebeple TBMM resmi olarak Hocalı Soykırımını tanımamakla birlikte içerisinde “katliam” sözcüğü geçen bir bildiri yayınlamıştır.  Diğer yandan 2012 yılında İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 51 üyesi Hocalı’daki olaylarla ilgili Soykırım ifadesini kullanma kararı almış ve bugüne kadar Azerbaycan, Meksika, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna Hersek, Peru ve Honduras Hocalı’daki soykırımı tanımışlardır.

 

Son Söz…

 

24 Nisan’da Türkiye Çanakkale Zaferi’nin 100. yılını kutlama kararı alırken, Ermenistan sözde iddiaları en güçlü biçimde gündeme taşımaya hazırlanıyor. Çanakkale ve Erivan’daki programa çok sayıda devlet başkanının davet edilmesi birçok ülke liderini Türkiye ve Ermenistan arasında tercih yapmaya zorluyor. Bu bakımdan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in de katılacağı Çanakkale programının Ermeni diasporası için beklenmedik bir hamle olduğu söylenebilir. Zira burada belki de uzun zamandır Devletin en tepesinde yer alan iki isim “Ermeni Sorunu” olarak ifade edilen konuda Azerbaycan ve Türkiye’nin birlikteliğini resmi olarak ortaya koymuş olacak. Öyle görülüyor ki önümüzdeki süreçte tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Sözde Ermeni soykırımı iddiaları daha yoğun biçimde seslendirilecek…Çeşitli programlar ve yazı dizilerinde bilimsellikten uzak, tarihi boyutları örtbas edilmiş ve ön yargılı yaklaşımlar görülebilir. Muhakkak ki ülkemizin birlik-beraberliği ve huzuru için herkesin görüşlerini özgürce dile getirmesi vazgeçilmez bir ilke olmalıdır. Zaten Türkiye öteden beri öncelikle tarihçilerin bu konuyu tartışmasını ve belgelerle tezlerini ortaya koymasını salık vermektedir. Ancak meseleyi her fırsatta ideolojik ve uzlaşmaz bir çerçeveye oturtan bizzat Ermenistan’ın kendisidir. Başta Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan olmak üzere pek çok üst düzey yetkilinin konuyu mecrasından uzaklaştıran, provake eden açıklamaları sürece hiçbir artı değer katmamış aksine Türkiye’yi bütünleşme stratejisinden giderek uzaklaştırmıştır. Oysa Ermenistan’ın ekonomik ve stratejik açıdan bakıldığında her zamankinden daha fazla Türkiye ile işbirliği içerisinde olmaya ihtiyacı vardır. Eğer sınırlar kalkarsa Türkiye hattı Ermenistan için batıya açılan en etkili ve işlevsel köprü konumundadır. Üstelik iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sadece Ermenistan’ın çıkarları için değil aynı zamanda tüm Avrasya bölgesindeki istikrar ve entegrasyon çabalarının güçlenmesi anlamına gelmektedir.

 

Gelinen noktada Dağlık Karabağ probleminin çözümü hayli zor görülmektedir. Özellikle uluslararası sistemin adaletsiz yaklaşımları, Ermenistan’ın uzlaşmaz tavrı Türkiye ve Azerbaycan’ı Dağlık Karabağ’ın hukuki statüsünün çözümü konusunda isteksiz hale getirmektedir. Bu kapsamda her yıl Başkan Obama’yı Ermeni tezlerini desteklemeye çağıran diasporanın girişimleri belirli ölçülerde kabul görürken Azerbaycan’ın haklı talepleri dikkatten kaçırılmaktadır. 2013 yılında Beyaz Saray resmi internet sayfasında Hocalı Soykırımının tanınması ve Başkan Obama’nın konuya ilişkin bildiri yayımlaması amacıyla imza kampanyası başlatılmış ve atılan imza sayısı 115 bine ulaşmıştı. Teamüller bu sitede yeterli başvurunun yapılması durumunda Obama’nın konuyu gündeme getirmesi gerektiriyordu. Ancak daha öncekilerde olduğu gibi beklenen sonuç alınamamıştı. Buradaki en büyük engel diasporanın Türkiye’ye yönelik sözde soykırım iddiaları ile Karabağ  ve Hocalı konularının iki ayrı ülkenin problemi olduğu düşüncesini yerleşik hale getirmesidir. Tüm bu tespit ve gerekçelerle Türkiye ve Azerbaycan’ın bu konu özelinde tek bir diaspora çalışması yürütmesi meselenin doğru anlaşılabilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.

 

KAYNAKLAR

 

Arslan A., Bal, H., ve Demirhan, H. (2012) Tarihi ve Stratejik Boyutlarıyla Ermeni Meselesi, İstanbul: İdil Yayıncılık.

Attar, A. (2012) Karabağ Sorunu Kapsamında Ermeniler ve Ermeni Siyaseti, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayını.

Aziz, B. (2014) Hocalı Soykırımı, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

Ekşi, R. (2010) Şanlı Tarihi, Acı Talihi Karabağ, İstanbul: Doğu Kütüphanesi.

Sarıahmetoğlu, N. (2011) Karabağ, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

Suad, A. (2014) Büyük Oyun Ermeni Sorunu, Ankara, Tutku Yayınevi.Hh

 

 

http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1227-23-yildonumunde-hocali-soykirimi-ve-ortak-diaspora-gerekliligi
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.