19 Maddelik Demokrasi-Şevket Talha Apuhan

Geçtiğimiz günlerde başbakanın açıkladığı 19 Maddelik Demokratikleşme paketinden sonra Türkiye’nin ayrışmasında bir aşama daha kaydedildi. CHP’nin demokrasi paketine yönelik eleştirileri “Biz daha önce teklif etmiştik, AKP bizden çaldı” şeklinde olurken, siyasi arena da paketi eleştirmek ve halka gerçekleri anlatmak yine MHP’ye kaldı.
 
Bununla beraber günümüzde siyaset yalnız siyasetten ibaret değil siyasetin birde sivil toplum ayağı var ki bu olgu gün geçtikçe önemini arttırıyor ve maalesef bu olguyu da en başarılı kullanan partilerin başında devletin verdiği imkânları da kendi çıkarları için kullanan iktidar partisi geliyor.
 
Bu iktidar yanlısı STK’lar sözde demokrasi paketini halka yutturmaya çalışmak için çabalarken, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’dan bu yalanlara tepki olarak Milliyetçi bir STK’nın da sesi duyuldu. Dönem başkanlığını iş adamı Atilla Çakar’ın yaptığı 2023 Türkiye Platformu iktidarı kendi silahıyla vurdu ve başarılı hukuk adamlarından oluşan bir heyetin hazırladığı demokrasi paketi raporu basına açıklandı. Bence kapı kapı dolaşıp Milliyetçi Hareket Partisine oy isteyecek ve milletimize gerçekleri anlatacak her ülküdaşımız 15 dakikasını ayırarak bu raporu ezberlemeli ve sözde demokrasi paketini eşine dostuna karşı tam anlamıyla bilimsel olarak anlatabilmeli. 2023 Türkiye Platformu’na ve bu raporun hazırlanmasında emeği geçen hukuk insanlarına teşekkür ediyor ve raporu dikkatlerinize sunuyorum.
 
GİRİŞ
 
30 Eylül 2013 tarihinde Sayın Başbakan tarafından kamuoyuna duyurulan demokratikleşme paketi hakkında, 2023 Lider Ülke Türkiye Platformu olarak görüş ve önerilerimizi milletimizle paylaşmak ihtiyacı duyduk.
 
Bu kapsamda, platformumuz bünyesindeki hukukçu üyelerimizin oluşturduğu hukuk komisyonu gerekli çalışmaları yapmış ve pakete ilişkin düşüncelerini raporlaştırmıştır.
 
Malumunuz üzere söz konusu paket içerisinde yasal ve idari düzenleme ile hayata geçirilmesi planlanan 19 başlık bulunmaktadır.
 
Bu başlıklar hakkında, hukuk tekniği açısından ve uluslararası hukukla karşılaştırmalı olarak yapılacak değerlendirmelerin yanı sıra, uygulamaların doğuracağı etkilerin neler olacağına dair öngörülerin de kamuoyuna sunulmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz.
 
Demokratik kültürün temelinde sorgulama ve eleştiri olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Öte yandan toplumsal meseleler hakkında alternatif çözüm önerileri sunmak da kamu yararı açısından gereklidir.
 
Bu düşüncelerle demokratikleşme paketi hakkında hazırladığımız raporun, demokratik kültürün gelişimine katkı sunmasını temenni ediyoruz.
 
TÜRKÇE DIŞINDAKİ DİLLERİN KAMUDA KULLANILMASINA İLİŞKİN BAŞLIKLAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞ VE ÖNERİLER:
 
Demokratikleşme paketinde yer alan; “Farklı Dil ve Lehçelerde Propaganda, Özel Okullarda Farklı Dil ve Lehçelerde Eğitim, Köy İsimlerindeki Yasal Engelin Kalkması, Q-X-W Harflerinin Kullanımının Serbestisi” ile birlikte Türkçe dışındaki dillerin kamuda kullanımının önü açılmaktadır. Her ne kadar, yukarıda saydığımız başlıklara ilişkin olarak, anadilin kamuda kullanımının demokratik ve temel insani haklar arasında olduğu algısı topluma empoze edilmeye çalışılsa da, gerek Türk Anayasa Tarihi ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları bunun aksini işaret etmektedir.
 
Anayasa tarihimizi incelediğimizde, 1876 tarihli Kanuni Esasi, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu görmekteyiz.
 
Kanuni Esasi’nin yürürlüğe girdiği 1876 tarihi itibariyle, Osmanlı İmparatorluğu gibi birçok farklı etnik grubu barındıran bir yapıda dahi devletin resmi dilinin Türkçe olması son derece dikkat çekicidir.
 
Diğer yandan, AİHM içtihatları da Demokratikleşme Paketinde yer alan anadile ilişkin düzenlemeleri egemenliğin paylaşımı olarak görmüştür. AİHM’in konuya ilişkin emsal içtihatlarını inceleyecek olursak;
 
1-) Hollanda’nın Fryske dilini idari ve siyasi kurumlarda yasaklaması üzerine, Fryske Ulusal Partisi AHİS’in 10. maddesi ile güvence altına alınan “düşünce özgürlüğünün” ihlal edildiği iddiası ile 1985 yılında AHİM’e başvurmuştur.
 
AHİM, “Sözleşmenin 10. Maddesi kamu otoritesinin müdahalesi olmaksızın herkesin bir düşünceye sahip olmasını, enformasyon ve fikirlere ulaşmayı garanti eder. Ancak bu maddeler özel olarak dil özgürlüğünü garanti etmez. Özellikle kamuda isteyenin istediği dili kullanma özgürlüğünü garanti altına almaz” gerekçesiyle talebi reddetmiştir. Gerekçede önemle vurgulanan bir diğer husus da anadilin; siyasi, kamusal ve resmi kullanımı ile özel, kültürel ve günlük kullanımlarının farklı olduğu, bu anlamda düşünceyi açıklama özgürlüğünün, dil özgürlüğünü de içerir şekilde yorumlanmamasıdır.
 
2-) Q-X-W harflerinin kullanımının serbestisine ilişkin bir 25 Eylül 2008 tarihli emsal kararı da şöyledir: Fransa’da yaşayan Davacılar Alain Baylac Ferrer ve Natalie Suarez yeni doğan çocuklarının, “Marti” isminin, Katalan dilindeki telaffuzu ve harfleriyle nüfusa kaydedilmesini istemişlerdir. Ancak nüfus memuru, “i” harfi Fransızca’da olmayan bir aksanla yazılmasını kabul etmemiş ve ismi Fransızca kurala göre “Martin” olarak kaydetmiştir. Davacılar bunu bir ayrımcılık ve çocuğun psikolojik olumsuz etkileyecek uygulama olduğu iddiası ile AHİM’e başvurmuşlardır. Fransa Devleti savunmasında topraklarında bölgesel olarak, özel hayata ve kültürel faaliyetlerde kullanılan herhangi bir dilin idareye ve kamu hizmeti sunan makamlara empoze edilemeyeceğini belirtmiştir.
 
Mahkeme, ‘Marti’ isminin Fransızca haliyle ‘Martin’ şeklinde yazılmasını çocuğun psikolojisinde minimal düzeyde bir etkisi olacağını ve dolayısı ile isminin Fransızca ile uyumlu olmasının özel hayatı etkilemeyeceğinden bahis ile AİHS 35. maddenin 3 ve 4. fıkralarına göre AİHS 8. maddenin ihlal edilmediğini ve başvurudaki iddianın mesnetsiz olduğunu belirtmiştir.
 
Mahkeme AİHS md. 14 çerçevesinde, ayrımcılık iddialarına binaen yapmış olduğu değerlendirmede ise; Fransa Devletince konulmuş kuralların bir ayrımcılık yapılmaksızın herkes için uygulandığına dair savunmayı yerinde bulmuş, devletlerin dil birliği amacıyla belli bir dil politikasının uygulamalarını mantıklı ve o devletlerin egemenlik sahaları içerisinde kendi tasarrufları olarak görmüştür. AİHM’ in yukarda izah ettiğimiz ve bunlara benzer birçok içtihadında anadilin kamuda kullanılmasına yönelik başvurulardaki temel değerlendirmesini şöyle özetleyebiliriz;
 
Bir dilin özel, kültürel ve günlük kullanımı ile siyasi, kamusal ve resmi kullanım alanı farklıdır. İfade özgürlüğü dil özgürlüğü olarak algılanılabilecek kadar geniş yorumlanamaz. Devletin resmi dili, o devletin kendi egemenlik sahası olup, bu egemenliğin paylaşımına yönelik talepler AİHS’in güvencesi altında değildir. Her devletin kendi dil politikası olması hakkı vardır.
 
Azınlıklara ait ya da etnik dillerin kamusal/resmi alanda kullanımının bir devletin egemenliğinden taviz verme anlamına geldiği gerçeği AİHM içtihatlarıyla, hem Türkiye’yi hem de AİHS’e taraf olan her ülkeyi bağlar mahiyette ortaya konulmuştur.
 
Anadilde eğitimin bir hak değil imtiyaz olduğu ve mevcut Anayasa çerçevesinde hayata geçirilmesinin hukuka açık şekilde aykırı olduğu tartışmasızdır.
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Toplumu’nun siyasi ve sosyal yapısına telafisi mümkün olmayacak surette zararlar, ayrıştırıcı sosyolojik kırılmalar getireceğini düşündüğümüz bu başlıklar, devletin egemenliğini paylaşması, ondan taviz vermesi anlamına gelmektedir. Böyle bir yaklaşımın toplumumuza yarar sağlamayacağı kanaatindeyiz.
 
SEÇİM SİSTEMİ ve HAZİNE YARDIMI:
 
Seçim sistemlerinin gözetmesi beklenen temel iki ilke vardır, bunlar:
 
1. Sistemin “temsil adaletini” sağlaması. Yani toplumdaki farklı görüşleri temsil eden her bir partinin aldığı oy oranına yakın oranlarda parlamentoda sandalye sahibi olması;
 
2. Sistemin “yönetimde istikrar” sağlaması, yani seçimin ardından hükümet kurulabilecek çoğunlukları ya da koalisyon kombinasyonlarını sağlamasıdır.
 
Ülkemizde var olan seçim sistemi antidemokratik bir yönetim döneminin (yani darbe döneminin) ürünüdür. Bu sistemle düzenlenmiş olan yüzde 10'luk seçim barajı emsali olmayan seviyede yüksektir. Ayrıca, sistemin matematiğinin ürettiği sorunlar da vardır.
 
Örneğin bu sistem, %34 oy almış bir partinin mecliste milletvekilliklerinin %66'sı ile temsil edilmesi neticesini doğurmuştur. Bu bakımlardan ele alındığında mevcut sistemin muhafazasını bir seçenek olarak görmemekteyiz.
 
Sayın Başbakan'ın, üç öneri arasında sunduğu, %10 barajının korunması, mevcut durumun muhafazası anlamına geleceği için öneri olarak değerlendirilemez.
 
Bu anlamda Sayın Başbakan tarafından dile getirilen ilk öneri, mevcudu tümüyle değiştiren dar bölge sistemine geçmektir. Yani 550 milletvekilliğinin her birisi için bir seçim çevresi tanımlamaktır.
 
Hali hazırdaki seçim çevreleri, il tanımına ve sınırlarına bağlı şekillenmiştir. Yalnızca seçmen sayısının en yoğun olduğu beş ilde alt tanımlamalarla -İstanbul üç, Ankara ve İzmir ikişer- seçim çevresine bölünmüş durumdadır. Dar bölgeye geçilirse yaklaşık 53-54 milyon seçmen, kabaca her biri 100 bin seçmenlik seçim çevrelerine ayrılacak ve her bir çevreden bir milletvekili seçilecektir.
 
Kanımızca bu sistem var olan sistemden daha anti-demokratik neticeler doğuracaktır. Bu sistemin temel sakıncaları olarak şunlar sıralanabilir:
 
Seçim çevrelerinin tanımlanmasında yaşanacak tartışmalar: Bölge tanımı nasıl yapılacaktır? Neye göre bölgeler tanımlanacaktır?
 
Ayrıca, dar bölgenin matematiğinde şöyle bir olasılık var. Varsayalım ki yüz bin seçmen olan bölgede bir parti 25,003 oy aldı, diğer üç parti de 24,999’ar oyda kaldı. Bu durumda birinci partinin adayı seçilecektir. Bu da temsil adaletini sağlamaktan uzak sonuçlar doğuracaktır.
 
Ülkemizin var olan siyasi durumu itibariyle ihtiyacımız tam temsiliyettir. Ülkemizin birçok katmanda ve birçok eksende farklılıkları vardır. Dar bölge sistemi ayrışmaları derinleştirir, oysaki ihtiyacımız olan şey kaynaşmadır.
 
Sayın Başbakan’ın diğer önerisi ise, adına daraltılmış bölge sistemi denilen, 5’er milletvekilliği seçilen bölgeler için yüzde 5 seçim barajı uygulamasıdır. Örneğin İstanbul 2011’de 3 bölgede 85 milletvekili seçti. Öneriye göre İstanbul’un şu anki 3 seçim çevresini 17 seçim çevresine ayırmak gerekiyor.
 
Seçim çevrelerinin beşer milletvekili çıkaracak biçimde daraltılması durumunda, tek başına böyle bir değişikliğin, temsilde adalete hizmet etmek yerine, ondan büsbütün uzaklaştıracak bir adım olacağında kuşku yoktur. Çünkü seçim çevrelerinin büyüklüğü ile, seçim sisteminin orantılılığı (partilerin oy oranları ile parlâmentoda temsil oranlarının birbirine yakınlığı) arasında bir ilişki vardır. Bir seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısı azaldıkça, seçim çevresi barajı yükseleceğinden, küçük partilerin bu barajı aşmaları güçleşecek, bu da büyük partilere önemli bir avantaj sağlayacaktır.
 
Önerimiz, mevcut seçim sistemi içerisinde %10 barajının %5 oranına indirilmesidir. Ülke barajının Avrupa’da emsalleri bulunan yüzde beş düzeyine indirilmesi, Türkiye’yi Avrupa’nın en yüksek ülke barajına sahip olma eleştirisinden kurtaracaktır.
 
Son olarak, seçim sistemi ile doğrudan doğruya ilişkili olmamakla birlikte, siyasi partilere devlet yardımında yüzde 7 olan mevcut oy oranı sınırının yüzde 3’e çekilmesi seçim sürecinin demokratikleştirilmesi açısından olumlu bir adım olarak görülebilir.
 
SİYASİ PARTİLERE ÜYELİK:
 
Bu konuda yorum yapmadan önce mevcut yasal metinlere göz atmak gerekmektedir.
 
Anayasanın 68. maddesi,
 
Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, Kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, Yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile Yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasî partilere üye olamazlar.
 
amir hükmüne sahiptir.
 
Buna ek olarak, 2820 sayılı 1983 tarihli, SİYASİ PARTİLER KANUNU’nun “Üyelik-Siyasi partilere üye olma” başlıklı 11. maddesinde,
 
Onsekiz yaşını dolduran, medeni ve siyasi hakları kullanma ehliyetine sahip bulunan her Türk vatandaşı bir siyasi partiye üye olabilir.” denilmektedir.
 
Kanun bu hakka, Anayasa’da düzenlenen şekline uygun bazı kısıtlamalar getirmiştir.
 
Siyasi Partiler Kanunu’na göre,
 
a-) Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, Kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, Yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile Yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.
b) 1- Kamu hizmetlerinden yasaklılar,
  2- Basit ve nitelikli zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlak kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya Devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkûm olanlar,
3- Taksirli suçlar hariç beş yıl ağır hapis veya beş yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar,
4- Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitabının birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçundan mahkûm olanlar,
5- Terör eyleminden mahkûm olanlar,
6- Siyasi partilere üye olamazlar ve üye kaydedilemezler.
 
Yasanın yukarıda belirtilen, “siyasi partilere üyelik” başlıklı 11. maddesini incelediğimizde; yasa koyucunun, hakim - savcıların, yüksek yargı mensuplarının, devlet memurlarının, silahlı kuvvetler mensuplarının, 18 yaşını doldurmuş olsa bile ilk-orta ve lise eğitimi yapanların siyasi partilere üye olmalarına müsaade etmediğini;
 
Bunlara ek olarak da, başta terör suçu olmak üzere, bir kısım diğer suçlardan mahkûm olanların siyasi partilere üye olmalarına müsaade etmediğini görmekteyiz.
 
Yapılması düşünülen düzenlemede ise, seçme hakkına sahip olan her Türk vatandaşının, siyasi partilere üye olabilmesinin hedeflendiğini görmekteyiz.
 
O halde kimler seçme hakkına sahiptir, buna bakmakta fayda vardır.
 
Anayasanın 67. maddesi kimlerin oy kullanma hakkına sahip bulunduklarını düzenlemiştir. Buna göre;
 
Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.
 
Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halkoylamasına katılma haklarına sahiptir.
 
Silahaltında bulunan er ve erbaşlar ile askerî öğrenciler,
 
Taksirli suçlardan hüküm giyenler hariç ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler oy kullanamazlar.”
 
Şu halde, oy kullanma başka bir deyişle seçme hakkının, Anayasa ile yasaklanmış olduğu iki grup karşımıza çıkmaktadır.
 
Bunlardan birincisi silahaltında bulunan er ve erbaşlar ile askerî öğrenciler, ikincisi ise; taksirli suçlardan hüküm giyenler hariç ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerdir.
 
Şayet yapılacak düzenleme ile, oy kullanma hakkına sahip olan herkes siyasi partilere üye olma hakkına sahip olacaksa, Anayasanın 68. maddesinde ve Siyasi Partiler kanununun 11. maddesinde belirtilen kısıtlamalarda yer alan;
 
a-) Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, Kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, Yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile Yükseköğretim öncesi öğrencileri
b) 1- Kamu hizmetlerinden yasaklılar,
2- Basit ve nitelikli zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlak kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya Devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkûm olanlar,
3- Taksirli suçlar hariç beş yıl ağır hapis veya beş yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar,
4- Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçundan mahkûm olanlar,
5- Terör eyleminden mahkûm olanlar,
 
siyasi partilere üye olmak yolundaki yasaktan kurtulacak ve siyasi partilere üye olabileceklerdir.
 
Bu düzenlemenin sakıncaları saymakla bitmeyecektir. Zira yargı görevini yaparken tarafsız olması gereken hâkim - savcılar ve yüksek yargı mensuplarının bir siyasi partiye üyelikleri, verecekleri her türlü kararda tarafsızlıklarının sorgulanmasına yol açacak olup, bu durum yargı bağımsızlığını ciddi şekilde tartışmaya açacak ve yargıya olan güveni sarsacaktır.
 
Hayata geçirilmesi planlanan düzenleme ile devlet memurlarının bir siyasi partiye üye olmaları da, anayasanın eşit davranma ilkesine gölge düşürecektir.
 
Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının ve güvenlik teşkilatlarındaki polis, istihbarat vb. birimlerdeki görevlilerin de bir siyasi partiye üye olmaları, içinden çıkılamaz bir ortam yaratabilecek ve Türk devlet tarihinde yaşanan Yeniçeri isyanları, Balkan Harbinde yaşanan ordu içerisindeki siyasi çekişmeler gibi büyük kaoslara kapı aralayacak ve yeni 31 Mart Vakalarına yol açacaktır.
 
Siyasi tarafgirliğin 18 yaşının üzerindeki lise talebeleri üzerinden orta ve lise dereceli okullarda baş göstermesi ihtimali de, ülkeyi 80 öncesinde yaşanan siyasi çalkantılara bir kere daha düşürme tehlikesi içermektedir.
 
Yine, Siyasi Partiler Kanunu’nun 11. maddesinde sayılan, Türk Ceza Kanunu’nun ikinci kitabının birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçundan mahkum olanlar ile terör eyleminden mahkûm olanların -özellikle terör eylemlerinden- devlete karşı suçlardan hüküm giymiş kişilerin (ceza evinde bulunmamak kaydıyla seçme hakkına sahip oldukları gözetildiğinde) de siyasi partilere üyelikleri, üyesi bulundukları siyasi partileri terör örgütlerinin bir şubesi halinde getirecek ve terörün siyasallaşmasına zemin hazırlayacaktır.
 
Yapılmak istenen düzenlemeler içerisindeki, Anayasa’nın 68. maddesi ile kamu görevlilerine, yargı ve yüksek yargı mensuplarına ve Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına siyasi partilere üye olma hakkı tanınması, Anayasal bir değişikliği zorunlu kılmakta olup, bu düzenlemenin yasa değişikliği ile yapılmasına imkân bulunmamaktadır.
 
Siyasi Partiler Kanunu’nun 11. maddesinde yapılacak yasal düzenleme ise, terör örgütü mensuplarına siyasi partilere üyelik yolu açacaktır.
 
Bu itibarla söz konusu düzenlemenin, demokratikleşme adına bir ilerleme getirmeyeceği, aksine, toplumda ciddi ayrışmalara sebep olacağı, kamu personeline olan güveni ve devletin egemenliğini sarsacağı açıktır.
 
EŞ BAŞKANLIK:
 
Türk siyasi hayatında bu güne kadar yapılmamış bir düzenleme siyasi literatürümüze sokulmaya çalışılmaktadır.
 
Avrupa’da bazı siyasi partilerde örneği görülen bu sistemin, Türkiye de yalnızca bölücü terör örgütünün siyasi uzantısı olduğu bilinen partide uygulandığı malumdur.
 
Bu konuya ilişkin yasal metinleri inceleyecek olursak;
 
Siyasi Partiler Kanunu’nun “Partilerin Genel Merkez Teşkilatı” başlıklı 13. maddesinde; “Siyasi partilerin merkez organları büyük kongre, genel başkan ile diğer karar, yönetim, icra ve disiplin organlarından ibarettir.” denilerek mevcut sistemde (1) kişinin siyasi parti genel başkanı olması öngörülmüş olup, eş başkanlık sistemine yer verilmemiştir. Yine kanunun “Genel Başkan” başlıklı 15. maddesinde;
 
“Parti genel başkanı, büyük kongrece gizli oyla ve üye tamsayısının salt çoğunluğu ile seçilir. Genel başkan en çok üç yıl için seçilir. Partiyi temsil yetkisi genel başkana aittir. Parti genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulunun tabii başkanıdır. Parti tüzüğü, genel başkana görevinin yerine getirilmesinde ve yetkilerinin kullanılmasında yardımcılık etmek üzere genel başkan yardımcısı ve genel sekreter adlarıyla gerekli gördüğü sayıda yardımcılar öngörebilir. Genel başkanlığın herhangi bir sebeple boşalması halinde, büyük kongre toplanıncaya kadar, merkez karar ve yönetim kurulu partiyi temsil yetkisini kendi içinden seçeceği bir üyeye tevdi eder ve en geç kırkbeş gün içerisinde büyük kongreyi toplantıya çağırır.”
 
gibi hükümlerle, tek bir genel başkan olması yönünde düzenlemeler görmekteyiz.
 
Şu halde hangi amaçla eş genel başkanlık kavramına yasal zemin hazırlanmaya çalışılmaktadır? Bu konuda ülkemizde nasıl bir eksiklik, ne tür bir talep vardır? Bunun demokratikleşme yolunda bir adım olduğu söylenebilir mi?
 
Bu düzenleme bir demokratikleşme adımı olmayıp, BDP nin yasaya aykırı olan ve partinin kapatılması riskini doğuran Eş Genel Başkanlık sistemine meşruiyet getiren, terör örgütünün temsilcisi konumundaki partinin siyasi zeminini sağlamlaştıran bir adımdır.
 
İLKOKULLARDAKİ ÖĞRENCİ ANDININ KALDIRILMASI:
 
Demokratikleşme paketi ile hükümet, ilkokullarda okutulan öğrenci andını kaldıracağını duyurmuş, bunun için idari düzenlemenin yeterli olacağını ve bu kapsamda bir düzenleme yapılacağını açıklamıştır.
 
Bu açıklamanın ardından, 8 Ekim 2013 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan, Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 12. maddesinin kaldırılmasına dair karar ile öğrenci andının okutulmasına son verilmiştir.
 
Kaldırılan madde şöyledir:
“ İlkokullarda öğrenciler, her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerinin gözetiminde topluca aşağıdaki “Öğrenci Andı”nı söylerler.
 
“Türküm, doğruyum, çalışkanım,
İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.
Ey Büyük Atatürk’ Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!”
 
Yabancı uyruklu öğrencilerin “öğrenci andı”nı söyleme zorunluluğu yoktur.
 
Yönetmeliğin dayanağı ise, yürürlükteki Milli Eğitim Temel Kanunu’dur.
 
Milli Eğitim Temel Kanunu’nun “Genel Amaçlar” başlıklı 2. maddesi, Türk Milli Eğitiminin genel amacını açıklarken,
 
Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;” ifadesine yer verir.
 
Aynı kanunun “İlköğretimin amaç ve kapsamı”nı düzenleyen 23. maddesi ise,
 
İlköğretimin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,
 
1. Her Türk çocuğuna iyi bir vatandaş olmak için gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkları kazandırmak; onu milli ahlak anlayışına uygun olarak yetiştirmek;
 
2. Her Türk çocuğunu ilgi, istidat ve kabiliyetleri yönünden yetiştirerek hayata ve üst öğrenime hazırlamaktır.”
 
şeklinde düzenlenmiştir.
 
Bu metinlerde ifade edilen Türk kavramı, Anayasa’da birleştirici/bütünleştirici bir anlayışla tanımlanmış, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk olarak kabul edilmiştir. Bu anlamda Türk Milleti, büyük bir tarih ve kültür bilincinin; acısıyla, sevinciyle, nimetiyle, külfetiyle millet hayatının her türlü tecellisindeki ortaklığın ifadesidir.
 
Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk Milleti’nin eşit ve onurlu bireyleridir. Türkiye’de yaşayan her kökenden vatandaşımızı tevhit eden bu anlayış hiç kuşkusuz ki ırkçılıktan uzaktır.
 
Andımızda yer alan ifadeleri ırkçı olarak nitelendirmek, tarihinin hiçbir döneminde ırkçılık yapmamış Büyük Türk Milleti’ne haksızlıktır. Öğrenci andını, ırkçı bir metin olarak kabul etmek, milli kimlik kavramına sorunlu bir bakışa işaret etmektedir. Milli kimliğin tesisi ve milli bilincin oluşması açısından simgesel bir değeri olan andımızın kaldırılması, birliğe değil ayrışmaya sebep olacaktır.
 
Dünya üzerinde, (başta ABD olmak üzere) benzer metinlerin varlığı da bilinen bir gerçektir. Şu halde andımızı gerici bir uygulama olarak nitelendirmek de mümkün olmayacaktır.
 
Öte yandan, Gezici Araştırma Şirketi’nin, 21 – 22 Eylül 2013 tarihlerinde, TÜİK verilerine göre Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinde, 36 il ve 192 ilçede bunlara bağlı 210 mahalle ve köyde, 18 yaş ve üstü seçmen nüfusunu temsil eden 2.646’sı kadın ve 2.646’sı erkek toplam 5.292 katılımcıyla, hanede yüz yüze görüşme metoduyla yapılan kamuoyu araştırmasına göre halkın, %11,3’ü andımızın kaldırılmasına onay verirken, %88,7’si HAYIR demiştir.
 
Bu durumda hükümete yöneltilmesi gereken soru şu olmaktadır. Halkın büyük çoğunluğunun kaldırılması yönünde talebi olmadığı öğrenci andı kimlerin talebiyle ve hangi gerekçelerle bu paketin içerisinde yer almıştır?
 
Andımızın kaldırılmasını istemeyen ebeveynlerin çocukları neden ve hangi gerekçeyle andımızı okumaktan alıkonulmuştur?
 
Yabancı uyruklu öğrencilerin zaten muaf olduğu bu andı Türk vatandaşlarının okuması neden engellenmektedir?
 
Bu sorulara verilecek cevapların demokratik olmayacağı kanaatindeyiz zira andımızı okumak isteyen öğrencilerin bu haklarının ellerinden alınmalarını antidemokratik bulmaktayız.
 
Sonuç olarak dünya üzerinde birçok ülkenin andımıza benzer marşları ve metinleri vardır. Bunlar milli bilincin varlığı ve bir bütün halinde tüm nesillerin ortak bir amaçla yetişmesinin gereğidir.
 
Andın kaldırılması milli birliğe hizmet yerine, her geçen gün biraz daha aşındığını gördüğümüz milli bilinç, ortak ülkü ve irade eksikliğinin nesillerde hızla artmasına ve millet bilincinin ortadan kalkmasına neden olacaktır.
 
KAMUDA BAŞÖRTÜSÜ SERBESTİSİ:
 
Bilindiği üzere, Türkiye’de başörtüsünün kamu kurumlarında ve üniversitelerde kullanımını açıkça yasaklayan anayasal ya da yasal düzenleme bulunmamaktaydı. Süregelen fiili durum, Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik’in ve bir kısım yargısal kararların eseri idi.
 
8 Ekim 2013 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan karar ile, yukarıda adı geçen yönetmeliğin 5. ve 6. maddelerinde değişiklik yapılmış, kamu personeli açısından başörtüsü yasağı kaldırılmış lakin bu serbestiye Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Teşkilatı ile hakim-savcılar açısından istisna getirilmiştir.
 
Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Teşkilatına ilişkin istisnaya bir eleştirimiz bu aşamada yoktur.
 
Ancak yargıç ve savcıların başı kapalı olarak görev yapmamasına ilişkin eleştirilerimiz mevcuttur.
 
Zira bu konu hakkındaki karşı çıkışların temel gerekçesi olan, başörtüsü nedeni ile bir kişinin objektif karar veremeyeceği ya da başörtülü bir kişinin verdiği bir kararın başı açık bir kişi tarafından objektif olarak kabul edilemeyeceği yönündeki değerlendirme sağlıklı değildir. Bir hukuk devletinde yargı kararları bu yönü ile tartışma konusu yapılamaz.
 
Kaldı ki, demokratikleşme paketinde, hakim ve savcılara siyasi partilere üye olma yolunu açan yasal düzenlemenin de yapılacağı öngörüldüğüne göre, şu halde, bir siyasi partiye üyeliği bulunan başı açık yada kapalı bir hakimin vereceği karar onunla aynı siyasi partiye üye olmayan kişi tarafından objektif bir karar olarak kabul edilemeyecektir.
 
Hakim ve savcıların başörtüsü ile görev yapması değil, siyasi partilere üye olmaları yargının tarafsızlığa gölge düşürür.
 
Bu yönüyle bakıldığında bu düzenlemenin hatalı ve eksik bir düzenleme olduğu, eşitlik ilkesi ile bağdaşmadığı anlaşılmaktadır.
 
MOR GABRİEL ARAZİSİNİN İADESİ:
 
Demokratikleşme paketindeki başlıklardan biri de Mor Gabriel Manastırı arazisinin iadesidir.
 
Bu manastır, tüm dünya Süryanileri için kutsal olan Turabdin Bölgesin içinde yer almakta olup, Mor Gabriel, Süryaniler’in din adamı yetiştiren “Kudüs”ü niteliğindedir.
 
Manastır arazisi daha önce yargıya konu olmuştu.
 
Mor Gabriel Manastırı’nın bulunduğu Mardin’in Midyat ilçesinde 2008’de yapılan kadastro çalışmalarında üç köyün muhtarı, manastırın köylülere ait 276 dönümü işgal ettiğini savunarak Hazine’ye başvurdu.
 
Hazine “tapu tescili” davası açtı; mahkeme “kilisenin tüm arazilerinin kadimden beri kilisenin mülkiyetinde olduğu, yasal olarak 1936’dan önce araziler beyannamesini sunduğu, 1937’den sonra da düzenli olarak vergilerini verdiği”ni belirterek davayı reddetti.
 
Hazine kararı temyiz etti. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, “1937’den beri vergilerin ödendiği iddia edilmektedir, oysa taşınmazlarla ilgili hiçbir vergi kaydı ibraz edilmemiştir” dedi.
 
Manastır, belgeleri 2009’dan ibraz ettiklerini söyleyip yeniden dosyaya ekledi ancak bu Yargıtay’ın kararını değiştirmedi.
 
Bu paketle gelen düzenlemeyle; Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki 15 üyeli Vakıflar Meclisi arazinin iadesine karar verdi. Vakıf, bu kararın kendilerine tebliğinden itibaren iki ay içerisinde taşınmazı kendi vakıfları adına, Deyrulumur Süryani Manastırı Vakfı adına tescilini gerçekleştirebilecekler ve süreç bu şekilde tamamlanacaktır.
 
Ancak burada, Yargıtayca, buranın vakfa ait olmadığına dair verilmiş bir karar var. Mor Gabriel Manastırının Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne müracaatı ile yargı kararı aynı zamana denk gelmektedir.
 
Vakfın bu kararından sonra da yargı yolu açık bulunmaktadır. Taraflar veya ilgililer bunu mahkemeye götürebilirler.
 
Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus ise şudur; kişisel bir hak olan ve gerek Anayasa ile gerekse Avrupa İnsan Hakları Protokolüyle düzenlenmiş ve korunmuş olan Mülkiyet Hakkı bir lütuf aracına dönüştürülmüştür ve hukukta karmaşa ve belirsizlik yaratmıştır.
 
Alkol düzenlemesi adıyla bilinen 6487 Sayılı Yasa metni içerisinde kamulaştırma ile ilgili yapılan düzenlemelerle vatandaşın mülkiyet hakkı tabiri caizse katledilmişken, tüm evrensel hukuk ilkeleri hiçe sayılmışken, demokratikleşme paketinin içerisinde mülkiyet hakkıyla ilgili bir madde olması ise manidardır.
 
Önerimiz, öncelikle kamulaştırmaya ilişkin yasal mevzuatın uluslararası normlara uygun hale getirilmesi ve vatandaşların uğradığı mağduriyetlerin giderilmesidir.
 
NEFRET SUÇU:
 
Türk Ceza Kanunu’nda “Nefret Suçu” adı altında yeni bir düzenleme getirilmek istendiği açıklanmıştır.
 
Belirli suçlar için ağırlaştırıcı bir ceza nedeni olacak şekilde hükümler ekleneceği ifade edilmiştir. Ancak çerçevesi ve mahiyeti hakkında yeterli bilgi verilmemiştir.
 
Bu konu hakkında yapılacak düzenlemelerin çerçevesi ve sınırı çok net olarak yapılması uygulamasının yargının yorum ve takdir alanına bırakılmaması zaruridir. Aksi halde nefret suçu adı altında düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması sorunu ile karşı karşıya kalınabilecektir.

ŞEVKKET TALHA APUHAN

www.haberiniz.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.