ABD'de Clinton-Trump çekişmesi

 ABD başkanlık seçimlerinde Süper Salı sonrası partilerin adayları belirginleşmeye başladı. Demokrat Parti’de Hillary Clinton, Cumhuriyetçi Partideyse Donald Trump ön plana çıktı. Peki, Süper Salı seçimleri sonrası ne olacak? Cumhuriyetçiler Trump’ı aday olarak kabullenecekler mi? USAK Amerika Araştırmaları Merkezi Başkanı Mehmet Yegin’le Amerikan başkanlık seçimlerindeki olası senaryolar üzerine bir mülakat gerçekleştirdik.

 
Mülakat: Damla Ünsever
 
Öncelikle Süper Salı önseçimlerinin sonuçları sürpriz miydi? Bundan sonraki süreçte ne olacak?
 
Mehmet Yegin: “Süper Salı” sonuçları bizim açımızdan beklenmeyen sonuçlar değildi. USAK’ın sitesinde seçimlerden önce yaptığımız analizlerde de belirttiğimiz üzere hem Demokrat Parti’de hem de Cumhuriyetçi Parti’de benzeri sonuçların çıkmasını bekliyorduk. Demokrat Parti’de Hillary Clinton’ın, Cumhuriyetçi Parti’deyse Donald Trump’ın öne çıkması beklenen bir tabloydu.
 
Bundan sonra ne olacağına gelirsek; Demokrat Parti’de Bernie Sanders’ın Hilary Clinton’a karşı kazanma ihtimali neredeyse sıfıra ulaşmış durumda. “Süper Salı” öncesinde yapılan değerlendirmelere göre; Bernie Sanders’ın kazanması için hemen hemen bütün eyaletlerde ezici çoğunluk dediğimiz bir “landslide” zafer elde etmesi gerekiyordu. Çünkü Demokrat Parti’deki süper delegelerin büyük bir çoğunluğu Hillary Clinton’ı destekliyor. Bu aşamadan sonra bu daha düşük bir ihtimal çünkü bilindiği gibi Bernie Sanders “Süper Salıda” ciddi bir başarı elde edemedi. Bu da Hillary Clinton’ın elini güçlendiren bir durum. Hillary Clinton’ın bu aşamadan sonra Bernie Sanders’ın yarıştan çekilmesi üzerine bir strateji takip etmesi beklenir. Yani Sanders’a bir ihtimal geri çekilmesi için bazı şeyler vaad edecektir ya da bundan sonraki dönemde daha ezici zaferlerle onu geri çekilmeye zorlayacaktır.
 
2008 ön seçimlerine bakacak olursak; Hillary Clinton ve Obama kazandıkları oy sayıları yönüyle birbirine yakındı. Obama’nın önde olmasına rağmen sonuç tam olarak netleşmemişti ve günün sonunda Obama, Hillary Clinton’la anlaşıp geri çekilmesini sağlamıştı. 2008 seçimleriyle karşılaştırıldığında şuanda Hillary Clinton lehine biraz daha net bir durum var. Bernie Sanders’ın bundan sonraki performansı durumu netleştirecektir. Bernie Sanders önemli eyaletlerde kazanırsa o zaman bir anlaşma zemini aranabilir; fakat Hillary Clinton’ın kazanmaya devam etmesi durumunda buna gerek dahi kalmayacaktır. Dolayısıyla Demokrat Parti’nin adayının Hillary Clinton olması yönünde büyük oranda netleşen bir tablo var.   
 
Diğer tarafa baktığımız zaman, Cumhuriyetçi Parti’de Donald Trump adına açık bir zafer göze çarpıyor. Donald Trump’ın artık durdurulamayacak bir noktaya geldiği netleşiyor. Ancak Cumhuriyetçi Parti’nin ana omurgası dediğimiz “establishment” Trump’ı istemiyor. Bunun için de çeşitli hamleler yapıyor. Öyle ki Trump’ın vergi kayıtlarını gözden geçirme, kirli çamaşırlarını ortaya çıkarma gibi yöntemlerle onu durdurma yönünde çalışmalar var. Trump’ın karşısına Marco Rubio’yu hemen herkesin destek verdiği bir aday olarak çıkarma gibi bir durum söz konusuydu. Fakat Süper Salı sonuçlarında Marco Rubio büyük bir başarı elde edemedi, sadece Minnesota’da başarı elde etti. Öte yandan diğer bir aday Ted Cruz’un da kazandığı bazı yerler var fakat Ted Cruz da arkasına establishment’ı almış değil, hatta partinin aşırı kesimini de Trump’a kaptırmış görünüyor. Yani Ted Cruz bir yönüyle açıkta kalmış gibi görünüyor.
 
Dolayısıyla yarışın bundan sonraki kısmında Donald Trump’la beraber Marco Rubio öne çıkıyor ama Marco Rubio’nun mevcut tabloda Trump’ı geçebilme gibi bir durumu söz konusu değil. Burada ne yapılırsa yapılsın Donald Trump’ın ciddi bir ivme kazandığı görülüyor. Dolayısıyla bu aşamadan sonra Cumhuriyetçi Parti’nin ana omurgasının bu tabloyu değiştirmesi hiç kolay olmayacak. Yapılan son hamleler de çok küçük ve çok geç yapılmış hamleler. Belki daha önce adaylar çekilip bir aday ön plana çıkarılsaydı durum çok daha farklı olabilirdi ama şuandaki tabloda bu mümkün değil. Yine de partinin ana omurgası Donald Trump’ı raydan çıkarmakta ısrarcı ve denemeye devam edecekler gibi gözüküyor.
 
 
Peki, cumhuriyetçi parti bu aşamadan sonra ne yapabilir? Trump’ı partinin adayı olarak kabullenebilir mi ya da onu durdurmak için nasıl alternatifler sunabilir?
 
Mehmet Yegin: Ben Chris Christie’nin Donald Trump’ı desteklemesini Trump’ın uzun vadede parti ana omurgasıyla uzlaşabileceğine yönelik bir sinyal olarak algıladım. Dolayısıyla ya uzun vadede Trump da partinin endişelerini giderecek bir çizgiye gelecek ya da bu kesim Trump’ın aday olmasına veya seçimi kazanmasına engel olacak. Trump’ın delegelerin çoğunluğunu kazanamaması durumunda Cleveland’da büyük bir çekişmeye sahne olacak “müzakere toplantısı” (contested convention) yapılabilir. Burada delegeler Trump’ın aday olmasına engel olabilir. Ancak Trump’ın parti delegelerinin çoğunluğunu kazanması durumunda Trump aday olacaktır.
 
Bazılarına göre ise Donald Trump hem iç politika noktasında; Müslümanlar, göçmenler vs. gibi konularda hem de dış politika noktasında Cumhuriyetçi Parti’nin temel çizgilerini karşılamıyor. Trump’ın kazanması Cumhuriyetçi Parti kimliğine zarar verebilir. Partiyi tamir edilemeyecek şekilde bölebilir. Bu nedenle Trump’ın kaybetmesini sağlayarak bir sonraki seçimde partinin kendisini toparlaması hedeflenebilir. Bu düşüncedekiler şunu öne sürüyor: Trump partinin adayı olsa bile muhafazakar bir aday daha –üçüncü bir parti adayı- çıkaralım. Bu %5-%10 dahi oy alsa Trump’ın kazanmasına engel olur. Dolayısıyla Trump ABD Başkanı olamaz ve partinin çizgisi de korunmuş olur. Ancak halkın desteklediği bir ismi Cumhuriyetçi Parti adına partinin durdurmaya çalışıyor olması da iyi bir resim olmasa gerek.
 
Dolayısıyla baktığımız zaman Cumhuriyetçi Parti’de çok farklı bir tablo var. Evet, Trump’ın seçimleri kazanıyor olması onun adına olumlu bir gösterge fakat onun bu seçimleri kazanıyor olması partinin çok kolay bir şekilde kendisini kabul edeceği anlamına da gelmiyor.
 
 
Dış politika bağlamında adaylara baktığımız zaman neler söylenebilir? Adaylar etkin bir dış politika stratejisine sahipler mi?
 
Mehmet Yegin: Demokrat partiye baktığımız zaman Bernie Sanders’ın dış politika hakkında çok fazla konuşmadığını görüyoruz. Bernie Sanders sürekli Irak Savaşı’na karşı olduğunu ama Hillary’nin oy vererek buna destek verdiğini söylüyor. Dolayısıyla doğru konumda olduğunu öne sürüyor ve bunu sürekli tekrar ediyor. Fakat genel anlamda dış politikada ne yapacağına dair hemen hemen hiçbir şey söylemiyor. “ABD’nin yaptığı yanlışlar var ve bunları düzeltmesi gerekiyor.” gibi genel geçer ifadeler kullanıyor. Bunun da sebebi şu: Hillary Clinton dış politika bağlamında çok güçlü bir figür. Yani Bernie Sanders’ın burada söyleyeceği her kelime kendisine potansiyel eleştiri olarak geri dönebilir. O yüzden hiç bahsetmemeyi, hiç o konuyu açmamayı, hiç o cephede mücadele vermemeyi tercih ediyor.
 
Hillary Clinton’a baktığımız zamansa Hillary Clinton’ın ister Beyaz Saray’da Bill Clinton’la geçirdiği 8 yıl, isterse senatodaki tecrübeleri, isterse bu konuda en etkin konum olan dışişleri bakanlığı koltuğunda oturma geçmişi ile olsun şu andaki aday adayları içerisinde dış politika konusunda en yetkin kişi olarak göze çarpıyor. Hillary’nin Council of Foreign Relations’ta terörle mücadele konusunda yaptığı konuşma bunu gösteriyor. Konuşmaya bakıldığı zaman Obama’nın halihazırda uygulanan stratejisini pratik anlamda aşabilecek, geride bırakabilecek ya da en azından yarışabilecek seviyede olduğu söylenilebilir. Ayrıntıda ve pratikte bu stratejinin nasıl uygulanacağını da ortaya koyan kapsamlı analiz yapabiliyor olduğunu görüyoruz. Bunu diğer adaylarının hiçbirinin yapabileceğini düşünmüyorum. Birincisi, hali hazırdaki tabloyu bilmiyorlar. İkincisi, pratik olarak bunu uygulama noktasında yaptıkları bir şey yok. Üçüncü olarak ise, diğer adayların Hilary Clinton’ın bu konudaki tecrübesi ve danışman çevresiyle ilgili de yarışma noktasında değiller. Dolayısıyla adaylar içerisinde en güçlü dış politika vizyonuna sahip kişi Hilary Clinton ve Obama’nın mirasını kabul eden bir yaklaşıma sahip. Fakat Obama’nın dış politikasının kendi Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemini daha çok öne çıkarırken, Obama’nın ikinci dönemiyle ilgili küçük farklılıkların olduğunu da ima ediyor. Kerry’nin Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemle kıyaslandığı zaman Hillary Clinton daha şahin bir çizgide yer alıyor.
 
Cumhuriyetçilere baktığımız zaman Marco Rubio ve John Kasich, Chris Christie -ayrıldı ama kalsaydı o da öyleydi- ve Jeb Bush’un klasik Cumhuriyetçi Parti dış politikasını takip edeceği beklenir. Hepsi de benzeri yaklaşımlara sahip. Bir bakıma aynı tornadan çıkmış denilebilir. Dış politikada nereden beslenecekleri belli ve dolayısıyla tahmin edilebilir bir dış politikaları olacaktı. Şu anda bunların arasında öne çıkan aday olarak bir tek Marco Rubio kaldı. Dolayısıyla Marco Rubio’nun seçilmesini bir üçüncü Bush dönemi gibi görmek çok yanlış olmayacaktır sanırım.
 
Ted Cruz’a baktığımız zaman aşırı ideolojik bir yaklaşıma sahip.  Çok sert, ideolojik bir yaklaşımı var  ve bu yaklaşımını değiştirme konusunda da dirençli. Yani normalde Amerika’da ABD Başkanı adayı olsa bile valilerin, farklı seviyelerde görev yapmış kişilerin dış politikayı bilmesi çok da beklenmez. Fakat Ted Cruz’a baktığımız zaman senatoda görev yapmış, silahlı kuvvetler komitesinde bulunmuş, yani Pentagon ile temaslarda bulunmuş bir kişi. Buna rağmen Pentagon’dan, Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığı brifingler ve sunumlar için net bir dille hepsi yanılıyor diyebiliyor. Bunu bu şekilde söyleyebilmek ciddi bir ideolojik bakış açısını ortaya koyuyor ve bu endişe verici bir durum. Bununla ilgili Stephen Walt’ın bir sözü var; “ben Donald Trump’ın seçimi kazanmasını istemiyorum çünkü Donald Trump’ın ne yapacağını bilmiyorum. Ted Cruz’un ise ne yapacağını bizzat bildiğim için seçilmesini istemiyorum.”
 
Donald Trump’a baktığımız zaman, Trump’ın bir dış politika anlayışı var mı yok mu bu çok tartışıldı. Fakat sonrasında Trump’ın kendisine göre belirli konulara dikkat ettiği konuşuldu. Mesela Donald Trump güçlü liderlere karşı bir saygı duyuyor ki, bunların başında Putin geliyor. Bu birçok Cumhuriyetçi tarafından yadırganan bir durum. Bir diğer konu Donald Trump ABD’nin hem Avrupa’nın hem de Asya Pasifik’te Japonya’nın güvenliği konusunda bu ülkelerin ekonomik harcama yapmamasına karşın ABD’nin onların güvenliğini sağlamasını doğru bulmadığını ifade ediyor olması. Bu yaklaşım ekonomik bağlamda bakıldığı zaman rasyonelmiş gibi görünebilir. Onlar çok para kazanıyorlar, çok ciddi ülke gelirleri var. Dolayısıyla ABD neden burada asker bulundurarak onların güvenliğini garantiye alsın gibi bir yaklaşım var. Ancak bu yaklaşıma daha derinlemesine baktığımız zaman, ABD’nin dünya sistemindeki konumunu ve uluslararası kurumlar üzerinden dünyayı yönlendirme kapasitesini tamamen ortadan kaldıracak bir bakış açısını beraberinde getirdiğini de görüyoruz. Yani küresel sistemde kurumlara dayalı ABD hegemonyasını tamamen terk edeceği, tamamen yıkacağı bir anlayıştan bahsediyor diyebiliriz. Bu da Trump’la ilgili endişe oluşturan bir diğer konu olarak karşımıza çıkıyor.
 
Bu aşamadan sonra Kasım ayında yapılacak seçimlerden neler bekliyorsunuz? Bu tabloda sandıktan nasıl bir sonuç çıkabilir ya da tablonun değişme ihtimali var mı?
 
Mehmet Yegin: İki partiden ipi göğüsleyecek iki aday olarak Hillary Clinton ve Donald Trump öne çıkıyor. Bu ikisinin tek başına aday olduğu bir tabloda Hillary Clinton daha güçlü bir konumda bulunuyor. Çünkü Cumhuriyetçilerin bir kısmı Donald Trump aday olduğu için sandığa gitmeyeceklerdir. Dolayısıyla her ikisine de oy vermeyip kenara çekileceklerdir. Bu Trump açısından bir kayıp çünkü potansiyel Cumhuriyetçi Parti seçmeni olanlar oy vermiyor olacaklar.
 
Diğer taraftan, Hillary Clinton yerine eğer Bernie Sanders aday olsaydı burada şöyle bir durum olacaktı. Bernie Sanders’a oy vermek istemeyecekler de çıkacaktı. Hillary Clinton daha merkeze yakın bir isim olduğu için de bağımsız seçmenlerden, kendisini herhangi bir partiye ait hissetmeyen seçmenlerden daha çok kişiyi sandığa çekecektir. Yani Hilary Clinton demokrat partidekileri kendine çekecektir ama bunun yanı sıra Donald Trump’ın başkan olmasından endişe eden kesimlerin de onu engellemek adına Hillary Clinton’a oy verme olasılığı yüksek. Böyle bir durumda da Donald Trump’ın kazanma olasılığı düşüyor.
 
Eğer Donald Trump parti adayı olarak gösterilmez de yerine başkası aday gösterilir ve Donald Trump üçüncü parti adayı olarak seçime girerse, o zaman Hillary Clinton’ın işi daha kolay olur. Çünkü muhafazakarların oyları bölünmüş olacaktır. Dolayısıyla Hillary Clinton çok rahat bir şekilde kazanmış olacak. İster Donald Trump partinin adayı olsun, isterse üçüncü parti adayı olarak bir başka muhafazakar kişi yarışa girsin ya da Donald Trump partinin adayı olmayıp üçüncü partinin adayı olarak seçime girsin, her üç durumda da cumhuriyetçi partinin kazanma olasılığı düşüyor. Burada belki tabloyu iyice karışık hale getirebilecek durum Michael Bloomberg’in de yarışa dahil olması.
 
Michael Bloomberg, eski New York Belediye Başkanı ve daha çok Demokrat Parti’den oy çekebilecek bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Michael Bloomberg,  Bernie Sanders ve Donald Trump’ın aday olarak gösterilmesi durumunda daha çok ön plana çıkacak bir isimdi çünkü her ikisi de uçta yer alıyorlar. Bloomberg ise her iki partide de görev almış, bağımsız olarak da aday olmuş birisi olarak o iki ucun arasında kalan kesime hitap edecekti büyük olasılıkla. Hillary Clinton’ın adaylığının daha güçlenmesi durumunda Michael Bloomberg’in aday olması olasılığı düşüyor. Çünkü beklentiler daha çok her iki partinin adayları tartışılıyorken ve bunlar belirlenirken Michael Bloomberg’in de yarışta olduğunu bir an önce açıklaması gerekiyor ki, kendisini tanıtabilsin, insanlara mesajını ulaştırabilsin. Dolayısıyla böyle de bir tablo var. Dolayısıyla seçim sadece iki adayın olmadığı, daha farklı adayların da dahil olduğu bir tabloya dönüşürse, bu yarışa giren üçüncü veya dördüncü aktörler hangi partiden daha fazla oy çekiyorsa o parti kaybedecektir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.