1. Türk siyasi hayatı artık Yeni Hareketi biliyor ve konuşuyor. Meral Akşener ve Ümit Özdağ’ın öncülüğünü üstlendiği yeni demokratik hareketin Türk toplumuna politik nefes aldıracağına kesin gözüyle bakılıyor. Halka umut verecek, korku dağlarını yok edecek, adaleti getirecek, demokrasiyi yeniden hakim kılacak, komşularıyla ve dünyayla ilişkilerinde tarihi stratejik aklı kullanarak ilişkiler kuracak, terörü bitirecek bir parti olarak, daha resmi olarak kurulmadan, toplumda büyük bir heyecan dalgası yarattı. Televizyonlarda ve gazete köşelerinde tetikçilik yapan kimi “aydınlar” MHP ile Yeni Hareket arasında bir çatışma yaratarak kendilerince Türk milliyetçilerini Yeni Harekete karşı kışkırtmaya çalışmaktadırlar.

Türkiye’nin gündemini uzun süre meşgul eden MHP’nin kurultay yapamama sorununu Ülkücü Türk milliyetçilerindeki zihniyet farklılaşmasının bir tezahürü olarak okumak mümkündür. Her ne kadar AKP iktidarının bütün imkanlarını kullanarak doğrudan müdahalesini gösteren güçlü emareler bulunsa da sonuçta buna imkan veren MHP’nin yöneticileridir. Total ve otoriter zihniyet örüntülerine ve davranış kalıplarına mensup kişilerin yuvalandığı ve beslendiği MHP, “Ülkücü iradeye” karşı büyük bir direniş sergilemiştir. Bu çatışma halini yeni zihniyet biçimi ile eski zihniyet biçiminin mücadelesi olarak görebiliriz. Somut bir ifade betimleyecek olursak; dünyayı ve Türkiye’yi rasyonel bir şekilde okuyabilen, Ülkücü Türk milliyetçiliğini yeni sosyolojik ve felsefi paradigmalar doğrultusunda okuyan Yeni Nesil Ülkücüler ile biat kültürünün ve tek adamcılığın egemen olduğu köhnemiş yapı arasındaki bir mücadeledir bu. Elbette bugün bütün muhalifleri Yeni nesil Ülkücüdür, diyemeyiz. Değişim isteyenle değişime karşı koyan daha doğrusu artık iktidar olmak isteyenlerle istemeyenler arasındaki bir mücadele.

Ülkenin genel siyasi atmosferinde şiddet merkezli uygulamaların ve söylemin öne çıktığı, şiddetin övüldüğü, kim güçlüyse onun haklı olduğu sosyo-politik bir sistemde Ülkücülerin şiddete başvurmadan hukuk yoluyla mücadele yürütmüş olmaları önemlidir. Kendileri dışındaki herkesi hainlikle itham eden, Ülkücülere “nesebi gayri sahih”, “şerefsiz”, “paralel”, “PKK destekçisi” gibi suçlamaları AKP medyası üzerinden bir propagandaya dönüştüren, Yargıtay kararlarını tanımadığını ilan eden Genel Merkeze karşı ısrarla “hukuk ve demokrasi” mücadelesi veren Ülkücü irade, önemli bir imtihanla karşı karşıya. Türkiye’de şiddete meyleden geniş muhafazakar kitlenin genel toplumsal eğilimi hükümetin etkisiyle egemenlik kurarken, muhafazakar kodlar da taşıyan Ülkücülerin bu süreçte ne olursa olsun şiddetten uzak durması dikkat çekiyor. Genel merkeze hakim olan zihniyet yapısı şiddeti bir hizaya getirme, teşkilat ve muhalefeti bastırmada yöntem olarak kullandığı biliniyor. Ümit Özdağ’ın daha önceki adaylık sürecinde bizzat maruz kaldığı şiddet ve bugünkü muhaliflere karşı uygulanan baskılar, tehditler bunun bariz örneği. Ama bugün ülkücülerin çok büyük bir bölümü delegenin de küçümsenmeyecek bir kısmının muhalif bir konumda yer alması genel merkezi dikkatli olmaya itmektedir. Sürekli küfür, hakaret, aşağılama, dışlama, hainleştirme yaklaşımı artık bugünün dünyasında geri bir politik duruş, dünyayı okuyamayan bir zihniyet yapısı, geleneksel kültürümüzün irfanının uzaklaşıldığının da bir örneğidir. Türkçeyi kullanma yeteneği olmayanların başvurduğu yollardan biridir küfür.

Kitle iletişim araçları, yeni demokratik platformların çeşitlenmesi, insan özgürlüğünün sınırsız bir şekilde kullanılabildiği daha doğrusu düşüncesini ve bu düşüncesinin ifadesini rahatlıkla dile getirebildiği imkanların artışı eleştirel düşüncenin de gelişmesine, insanların birbirlerine olan saygısının ve muhabbetinin artmasına ve karşılıklı iletişim ve ilişkinin gelişmesine ortam yaratmıştır. Artık “ben bilmem liderim bilir”, “lider ne derse o doğrudur” gibi yaklaşım terk edilmeye başlanmıştır. Sorgulayan bir camiada sorgulamayı tehlikeli bulan bir idari kadronun varlığı ciddi sorunlara kaynaklık ediyor. Kişilere, teşkilata, sorgusuz sualsiz bir biat mevcut dünyada mümkün değil, olmamalıdır. O zaman sorgulayan, tartışan yeni bağlılık ve dayanışma odakları gereklidir. Bu da ikna edici yöntemlerin geçerli sayıldığı, fikir ve ilkelerin hakim olduğu yaklaşımları öne çıkarmaktadır. Bu fikir ve ilkeler odaklı yaklaşım aynı zamanda demokratik kültürün de gelişiminde ve kurumsallaşmasında belirleyici rol oynayacaktır.

Bugün MHP’deki krizde, genel merkezin ve idari kadronun kendilerini hareketin olmazsa olmazı olarak görmesi, davanın vazgeçilmezleri olarak algılamaları belirleyicidir. Burada demokratik değil tamamen otoriter ve totaliter bir zihniyet ve kültür söz konusudur. Her şeyi bilen bir lider ve kadrosu, varlık sebebi olan Ülkücülere güvenmemektedir. Güvenmedikleri insanlar genel başkan yardımcılığı, Meclis başkan vekilliği, milletvekilliği yapmış olsa da önemli değil. Her şeyi bilen önderler, dün sert bir şekilde eleştirdikleri kişi ve grupların bugün en büyük destekçisi konumuna gelebilmektedirler. Artık kural haline getirdikleri çelişkilerden dolayı hesap da vermemektedirler. Çünkü sorgusuz sualsiz biat eden bir kadroya sahipler.

Aslında MHP’nin mevcut yönetimi MHP’yi bir parti olmaktan çıkarmıştır. Kendilerinin “iktidar olmak gibi amaçlarının olmadığının” açık açık ilanı başka ne anlama gelir? Biz bir parti olarak doğal bir şekilde iktidar olmak istiyoruz ama “herşeyi bilenler” istemiyor. Aslında bu zihniyet yapısını ifade de otoriter ve totaliter kavramları yetersizdir.

İktidara olan koşulsuz destek ve ideolojik eklemlenme göstermektedir ki MHP, Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alan sistemin bekçiliğini, devlet odaklı siyasal stratejileri, devlet için kendinden vazgeçmek gibi bir misyonu sürdürmektedir. “Devlet terörle mücadele ederken biz siyaset düşünemeyiz seçim peşinde koşamayız” gibi bir yaklaşım başka nasıl izah edilir? MHP’yi parti olmaktan çıkarıldığının devlet denilen yapıya payanda yapıldığının daha doğrusu kendini devlet gören AKP gibi partilerin ve bir takım devlet içi odakların yörüngesine girildiğinin bir başka ifadesidir. Sanki PKK ile meclisin en küçük muhalif partisi mücadele ediyor. Terörle bir parti değil, öncelikle devletin kolluk kuvvetleri mücadele eder. Vatandaş terörle etkin mücadele aktörü değildir. Terör vatandaşı hedef alır. Vatandaşı korumak da devletin görevidir. Bir siyasi parti, mevcut iktidarın terörle mücadelesini yetersiz görürse kendine düşen muhaliflik görevini yapmak ve iktidara gelerek terörü ve sorunları çözmektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.