Yüzyıllardır çözemediğimiz, kronik bir hastalık haline gelen, bir anlayıştan bahsetmek istiyorum.

‘’Resmi Din’’ anlayışı aslına bakarsanız ‘’Türk Devlet’’ geleneğinin otoritesi altında ezilmiş, meşru otoritenin kapsama alanından hemen hiçbir zaman çıkamamış, gücün rahatlıkla eğip bükebileceği bir manevra alanı haline gelmiş, üstelik Emevi fıkhının şekli ve samimiyetten uzak anlayışını sırtına yüklenmiş, katı bir sembolik ritüeller bütünü yaratmış; akıl, ahlak ve adaletten uzak arızalı bir ‘’din’’ anlayışını getirip bugün kucağımıza ‘’Diyanet’’ olarak bırakmıştır.

Bu yazıda Diyanet üzerinden aslında asırları aşan bir zihniyet problemini ele almak ve onu ‘’ideal düzen’’ ilkeleriyle bütünleştirmenin temellerini acizane anlatmak istiyorum.

Diyanet ve dini bir kavrayış problemi olarak, samimiyetsiz hutbeleri ve şekli bir din anlayışı ile kitleleri ilkelerden yoksun bir İslam’la tanıştırması, afyonlar bütünü haline gelmiş bir ritüel karşımıza çıkardı. Oysa ilkeler bütününden arınmış bir şekli din algılayışı; cemiyetleri zamanla ‘’ideal’’ olandan uzaklaştıran sistematik arızalar yumağının önemli bir ayağını oluşturuyordu.

Din bir ilkeler bütünüdür. Kur’an bizi ilkesel bir bütünlük içerisinde onu anlamaya davet eder. İlkesellikten arınmış şekli bir ibadet ve tekrarlanan alışkanlıklar bütünü olarak hayatımıza giren din, gayesinden uzaklaşır. Alışkanlıklar ve sapıklıklara varan ritüellere dönüşür.

Din üç ana alana bölünerek yorumlanmalıdır. Bu alanlar yine üç ana ilkeyle desteklenir. Bu üç alan; üç ilkeyle desteklenirken her birinin destek ve kontrol biçimi değişir. Yani metotsal bir farklılık söz konusudur.


Din; bireyin gündelik yaşamı, sosyal ve sivil alan, siyaset sahnesi ve kamusal alan yani devlet dizaynı olarak kabaca üç ana alanda incelenir. Üç alanla doğrudan veya dolaylı temas kurar. Doğrudan ve dolaylı temas halleri ve bu ilişkilerin farklı alanlarda farklı metotlarla yürütülmesi, pratik hayatta cemiyetin sekülerizasyon temellerini oluşturur. Bunlar kabaca üç alana böldüğümüz alanları üç ayrı ilkeden besler; ‘’ahlak adalet ve akıl’’. Bu beslemenin her birinde farklı metotlar kullanır din. Ve her bir alanda bu üç ilkesel normun hiyerarşik kullanım sırası da değişir.


Birinci alan bireyin günlük yaşamını ikame ettiği, yirmi dört saati kuşattığı kişisel alandır. Din, bu alanın tamamına hakimdir . Yirmi dört saate hakim bir günlük dizaynı yapar. Kişinin her dakikası tepeden tırnağa kuşatılmıştır. Burada normatif biçimde dinin kullandığı metot, emirler ve yasaklar metodudur. Burada bireysel özgürlük minimaldir, kontrolse maksimaldir. Bunları yaparken din birincil planda ilkesel olarak ‘’ahlak’’ kavramına dayanır. Daha doğrusu üç ilkeden en üste hiyerarşik olarak ahlakı yerleştirir. Ahlak üzerine bir günlük yaşam inşa eder.



İbadetlerin tamamının amacı da toplumsal olarak kişiyi güzel ahlaka sevk etmesidir. Aksi durum ibadetlerin bir çöp yığını haline geleceği şekilde cemiyeti tahrip etmeye başlar ve zarar verir. Akıl ve adaletse burada hiyerarşik basamakta ikincil ve üçüncüldür. Yani bir bakıma ahlak kavramı akıl ve adaleti kuşatacak bir önceliğe sahiptir.


Din burada bir kuşatma ve sıkı kontrol gayesi güder ; bunu emrederek, işbu emirler zincirini ahlaki bir ilkeyle inşa eder. Burada birey için laiklik veya sekülerlik söz konusu olamaz. Birey yirmi dört saatini normatif bir din anlayışıyla şekillendirirken, laik seküler anlayışlara düzlemsel olarak giremez. Farklı düzlemlerde bu ilişkinin teması zaten mümkün olamaz. Cemiyetin temeli kümülatif olarak inşa edilen bireylerden teşekkül eder. Din, bireyin günlük hayatına içkindir ve doğrudan müdahildir. Doğrudanlık ve metodolojik olarak içkin bir denetim kontrol mekanizması kullanır.

İkinci alan sosyal ve sivil alan sahnesidir. Din, bu alanda içkin ve müdahil olmayıp; sosyale aşkın ve mutealdir. Dolaylı ve indirekt bir metodolojiye geçer. Dolayısıyla kuşatma gayesi birebir kontrol mekanizmasıyla değil, tavsiye ve referans metoduyla olur. Sosyal olana dolaylı bir aşkınlık ilkesiyle kuşatma, kültür aracılığıyla olur. Kültür , cemiyetin sosyal ve sivil alanını belirlediği için bir homojen ‘’terbiye’’ ve heterojen ifade biçimleri ile bir bütünlük arzeder. Fark sayılamayacak etnik,mezhebi, lokal yapılar bu ortak ‘’terbiye’’ alanına kendi ifade biçimleriyle girer. Kültür ortak ve son paydada en güçlü dayanağını ‘’din’’ kavramından alır. Din burada kültür kılıfıyla kamufle biçimde sosyal ve sivil alana sızar. Yani artık toplumsal dinamikle dolaylı bir ilişkiye dayanan din, kültürün ‘’milli bir sekülerlik’’ inşasıyla yavaş yavaş sosyal alana nüfuz eder. Sekülerlik sosyal alanda milli kültüre dayandıkça din ile de dolaylı bir ilişki kurar. Din bu ilişkide dayandığı en büyük ilke ‘’akıl’’dır.


Akıl, hiyerarşik olarak birinci sıradadır dolayısıyla adalet ve ahlak ikincil ve üçüncül bir plana düşer. Doğru bir ifadeyle akıl , adalet ve ahlakı kuşatacak bir yapıda dayanılan en önemli ilkedir. Adalet ve ahlak; aklın çatısı altında yerini alır. Yani hiyerarşik sıralama değişmiştir. Metot da farklılaşmıştır. Emir ve yasak formundan, tavsiye ve referans metoduna geçilmesi sosyal sivil alanı özgürleştirir ve bireye sosyal sahnede maksimal bir alan açar. Din artık aşkın bir hal almış, kuşatma derdiyse şekli olarak ortadan kalkmıştır. Milli sekülerlik dinin topluma hissettirmeden topluma sızdığı en güçlü takıyye silahıdır.

Dinin sosyal sivil alanı kuşatma gayesi yoktur; sadece ‘’paternalist’’ bir biçimde ilkesel olarak yönlendirme tutumu vardır. Bu durum sosyal alanda sekülerliğe müthiş bir alan açar. Milli bir sekülerlik için dinsiz bir toplum gibi sunulması, aslında büyük bir cahilliktir. Dinin, sosyal sivil alanı, aklın kontrolüne vermesi aynı zamanda örf ve kültürün sosyal olana istediği alanı açabileceği bir yapı doğurur.

Osmanlı’da şer’i hukuk daha çok bireysel alanı; örfi hukuğunsa sosyal alanı ilgilendirmesi, burada bize sekülerliğin ilk işaretlerini verir. Üstelik örfi hukuk şer’i olana baskındır. Bu milli bir dünyevi sistem inşasının göstergesidir.


Dolayısıyla bağlayacak olursak; din kendi isteğiyle beşere yani insana bıraktığı kültürel ve örfi biçimsel olan sosyal alanı, yine kendi koyduğu ilkelerle donatacaktır. Milli Sekülerizm’in kökleri ilkesel olarak din; şekli ve biçimsel olarak kültürün elinden çıkacak, her cemiyetin kendi özgün sistemini doğuracaktır. Bu özgünlük cemiyetler arası rekabete sebep olacak siyasi olarak evrensel bir yarış başlayacak ve bunun sonucunda ilkeleri en kuvvetli olan kazanacaktır. Tabi ilkelerin soyut olması hasebiyle hakim olmak somut olandan geçer. Yani ‘’eşyaya hakim olan kültürü de domine eder’’.

Bu yarıştan insanlık mutlak kazanan olmaya her zaman devam edecektir. İşte ilahi olanın istediği de budur: ‘’İnsanlar ölür ama insanlık kazanır ve gelişir’’.

Gelelim üçüncü alana, kamusal kurumlar ve devlet meselesinde din ne diyor?

Din burada da devlet yapısına içkin değil aşkındır. Yani kuşatma ve mutlak kontrolü hedeflemez. İlkesel olarak ‘’güç ve otorite’’ üzerinden devletin ilkesel dayanaklarını tarif eder, rejim ve pratik uygulamaya ise karışmaz. Biçimsel bir şeri –teokratik bir rejim şekli de önermez. Öze yönelik insanlığın mutlak mutluluğunun anahtarlarını verir. Yani mensubiyetle değil ehliyetle bir devlet inşasının önünü açar. Buradan ‘’laiklik’’ için ilk ışık doğar, çünkü İslam ortaya çıktığında modern devlet yapısı yoktu. Devleti karşılayan kavramlar güç ve otoriteydi. Din, bu otoriteden beklentilerini yine ilkesel olarak aşkın bir metotla ‘’tavsiye’’ eder. Yani yine dolaylı ve aşkın bir ideal olana yönlendirme vardır.

‘’Adalet’’ burada devlet ya da güç için en önemli referans olur. Akıl ve ahlak ise ikincil üçüncül bir hiyerarşide konuşlandırılır. Doğrusu adalet; akıl ve ahlakı kuşatır bu sefer. Adalette temel mesele ‘’ehliyet liyakat’’ prensibi olarak devlette, mazlum zalim olarak ise sosyal alanda tecessüm eder. Din devlete ehliyeti, sosyal alandaki yapılara ise hep mazlumun yanında zalimin karşısında olan bir gücü tavsiye eder. Hatta güç ve otoriteden yalnızca ehliyetli olmasını, sosyal olanda ise zalimlik yapmamasını ve mazlumluk doğurmamasını ister. Bunun tek bir şartı vardır; ‘’ehliyet ve liyakat’’. Ehliyet ve liyakatten uzaklaşan otoritelerin kalıcı olamayacağını ve gücün sürekli yer değiştireceğini bildirir.


İşi ehliyle yapan Batı, bir süre sonra modernizasyon ve sanayileşme ile gücü Doğu dünyasından aldı. Doğu, artık adaletsizliğin pençesinde kıvranıyor giderek dinin devletten beklediği özsel referanslardan yani laikliğin ilkesel temellerinden uzaklaşıyordu.

Karanlık bir çağın en derin kuyusuna gömülmüştük artık. Çıkış ve kurtuluşu ise ibadet amel dua ve hissi bir yardımdan bekliyorduk.

Batı İslam’dan olmadığı halde neden bizden üstün olduğunu bir türlü kavrayamıyorduk. Mesele gayet açıktı. Batı biçimsel olarak İslam’la çatışsa da özsel olarak İslam’la uzlaşıyor ve ona uygulama alanı açıyordu. Kuran’i prensipler belliydi. Akıl adalet ve ahlak; bu ilkelere yaklaşanlar yükseliyor uzaklaşanlar alçalıyordu, tıpkı Kuran da bize anlatıldığı gibi ‘’sebepler dairesi ve sünnetullah’’ bunlar üzerine kurulmuştu.

Oysa biz hiç akletmiyorduk, iki yüzün üzerinde ayet bize ‘’Siz hiç akletmez misiniz?’’ derken…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
İldeniz Kutlutöre 2 yıl önce

türk laikliği ve atatürk laikliğinin (sekülerlik değil ha) bu anlatılanlarla hiçbir ilgisi yoktur... dine ve dincilere ödün veren bir sekülerliğin dincilik karşısındaki başarı şansı sıfırdır.

Avatar
TC Bilgehan Vefa 2 yıl önce

birlik bütünlük dileklerimle
sizlerden ne umduk ne bulduk
bindiğinz dali kesip,tabani tavana kadar sirtimzdan hançerledinz Allah aşkina yeter artik buna bir dur diyin.
dava arkadaşlarınz olarak birlik beraberlik bütünlüklerden yanayız tabanın sesine kulak verinz lütfen.